Şimdi Ne Yapmalıyız?


Türkiye'de batıcı dönüşümün en büyük yanılgısı, sebeb ve sonucun aynı anda elde edilebileceğine körü körüne inanmaktı. Batıcı düşünce ise, 'hamama giren terler' özdeyişiyle özetlenebilir. Bu uğurda kaç kuşak yok oldu; onların ayakta kalanları ise en iyileri değildi. Kalkınma rüyalarının tek dayanağı  piyasanın kültürel ve yapısal şartlarını gözardı eden materyalist/pozitivist zihniyet olmuştur. Son elli yılda bu kavgayı en ön safta yürüten mühendis ve tüccar zihniyetli sağcı iktidarlar bu tanımın dışında değillerdir.

Halbuki, Adam Smith'i bir kez doğru okusalar, zenginliğin ilk kaynağının sermaye değil, iş organizasyonu olduğunu anlayacaklardı. Ekonomik altyapının değil, toplumsal yapı ile kültürün kalkınmayı örgütlediğini ve yön verdiğini kavrayacaklardı. Neden önce Avrupalılaşma, sonra küreselleşme sürecinde kaybettik, dünya piyasalarında ki 'objekt' rolümüze bakarak çıkartabiliriz.

Evet, Türk milli eğitim sistemi üzerine düşen vazifeyi layıkıyla yapmamıştır. Ünlü edebiyat ve siyaset adamı Havel, “eğitim, olgular arasında saklı irtibatları algılama yeteneği kazanmaktır“ diyor. Birde OECD'nin 41 ülkede yaptığı eğitim araştırmasında Türkiye'nin sondan altıncı sırada yer aldığını düşünün! Maalesef Türk çocukları hala know how peşinde yarışıyor, ne özel okullar ne de devlet üniversiteleri know-why ve know-whereto meselesini umursuyor. TÜBITAK´dan, bırakın AR-GE alanında üstün başarılar beklemeyi; kurum, yabancı bilimsel makaleleri Türkçeye çevirmekten başını kaldıramaz haldedir. Türk Standartlar Enstitüsü(TSE), Alman DIN normlarını dilimize uyarlamak işlevi görmekten başka bir iş yapıyor mu? Elbette, bu açmazdan kurtulmak için kültürümüzün bize sunacağı ölçüler vardır. Türk eğitim ve öğretimi, önce kendi kültürümüzün özümlenerek anlaşılması ve diğerlerinin tanınması dışında başka bir amaç gütmemelidir.

İlk ödevimiz yürürlükteki modernleşme anlayışıyla kendi kültürümüzün özelliklerini  karşılaştırmak olmalıdır. Bu karşılaştırmadan hem ekonomik zorunluluklara ve hem toplumsal ihtiyaçlarımıza hitap edecek uzlaşma ve kimlik ortaya çıkacaktır. Unutmayalım, Türkiye'nin Avrupalılaşma süreci son asırda üç ayrı boyut kazanmış ve ilişkiler bu üç alanda sürmüştür. Siyasi ve ekonomik işbirliği konusunda Batı ittifakında yıllarca etkin biçimde yer almış bir Türkiye artık ciddi bir sıkıntı yaşamaz. Ancak Avrupa, Avrupa Birliği oluşumundan “Avrupa Toplumu“ çıkarma niyetinden vazgeçmiş değildir. Türkiye, tarihi ve kültürel mirasını hatırlayarak kendi olabilirse, AB'nin 'Medeniyet Projesi' kapsamında siyasi atılımlar ve açılımlar gerçekleştirebilir. İşbirliği(cooperation) ve Ortaklık(association) alanları örtüşeceği ve en sonunda mutlak Uyuma(integration) çevrileceği için Türkiye, Avrupa siyasetinde varlığını ancak özgüven sahibi olarsa hissettirebilir. Ülkemizin bu konularda uzmanlaşmış insan potansiyeli sıkıntısı yoktur. Ülke politikalarını Batı ile müzakere masasına götürecek ve savunacak heyetlerin yalnızca çıkış noktalarını çok iyi tanıması ve hangi toplumsal, siyasal ve kültürel koşulların onu gerekli kıldığının bilincinde olması yeterlidir.

İnsan bünyesinin organ nakline olumsuz tepki vermesi ihtimali bulunduğu gibi, Batı politikalarının Orta Doğu coğrafyasında aynen ve sorunsuz uygulanabileceği akla getirilmesin. Batı dünyası ile ilişkileri düzeltmek açısından; toplumsal gelişme, ekonomik kalkınma ve kültürel değerler arasında yeniden ilinti kurmamız gerekiyor. Yeni Türkiye projesinin önkoşullarını hazırlamak ve bu birikimi – otoriter yönetimlerin işbaşında olduğu – Türki Cumhuriyetlere aktarmak 21.yüzyılın ilk çeyreğinde bitirilmesi gereken bir ödevdir.

Çözüm yolu ise; durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem müslümanlığın bizden istediği talepleri bir arada yaşatmaya çalışacağız: İlk olarak cinsiyet ayrımı kaldırılarak, kadın-erkek eşitliği tesis edilmelidir. Etnik köken veya mezhep gibi tali kategorilerde ayrımcılık mutlaka sona erdirilmelidir. Kent varoşlarına taşınan aşiret yapısı ile ilişkileri oy kaygısı gütmeden kırılmalıdır. Alevi-Bektaşi topluluğunu ayrı din ve ayrı halk haline getirme emelindeki uluslararası oyun  bozulmalı ve soruna mevcut devlet yapısı içinde ivedilikle bir çözüm aranmalıdır. Din halkası dışında yeralan batıl inançlarla amansız bir mücadele yürütülmelidir. Toplumun enerjisini çalan hurafecilik ve mehdicilik uğraşılarına izin verilmemelidir. Kişisel hak ve özgürlükler güvence altına alınmalı; bağımsız yargı kurumları adaleti korumalı; hukuk devleti ilkelerine boyun eğen istikrarlı hükümetler işbaşında olmalıdır. Yeni çağda, ilerici-gerici söylemi eski anlamını yitirdiği gibi demokratik seçimler küresel suistimale açık hale gelmiştir. İlk aşamada Türk Dünyası'nın sonra İslam ülkelerinin gerilik çemberini yırtmasına ilişkin cabaları başarılı kılmak ve Türkiye ekonomisiyle uyumlu hale getirebilmek amacıyla yeniden yapılanmak gerekiyor. Özellikle bilişim ve iletişim sektörleri dikkate alınmalı ve gençler bu alana yönlendirilmelidir. IMF ve Dünya Bankası denetimi dışında bulunan yabancı sermaye çeşitlendirilerek hızla ülkemize çekilmelidir.

Bir ülkeyi yasalardan ziyade insanlar yöneteceğine göre hangi donanımla işe koyulmalıyız, belirtelim:

  1. Üretim araçlarının kullanımı, yönetimi ve üretimi konusunda genç kuşakları hazırlamalıyız;
  2. Bu bilgilerin sonraki nesillere eğitim yoluyla aktarılması için köklü reformlar yapmaktan çekinmemeliyiz;
  3. İşleri, uzmanlık ve yetkinlik esasına göre paylaştırmak zorundayız;
  4. Müteşebbis ruhu canlı tutacak ve kazancı yeniden yatırıma dönüştürecek yasal çerçeveyi bir an önce oluşturmak durumundayız.

Sonuç, Avrupa'nın Türkiye’yi iki yüz yıllık çabasına rağmen Batılı bir toplum olarak görmediğidir. Cumhuriyet idaresinin dahi bizi 'Avrupalı' kılmadığı kanısı yaygındır. Türk aydınları Avrupa Birliği meselesini yalnızca siyasi veya ekonomik açıdan görmektedir. Avrupa’nın her adımda karşımıza çıkardığı bahanelerin asıl mahiyeti ya da ne anlama geldiğini bu son yüzleşmenin ardından onların da kavraması gerekmektedir. Bu süreçte Türk aydınları birbirlerini laik-antilaik ekseninde suçlamadan, Türkiye'nin ekonomik gücünü hızla pekiştirmesi ve akılcı bir siyasi yapının oluşması yönünde çözümler üretmelidirler.

Türkiye'nin bağımlılığının ve gelişememesinin en önemli faktörü - bana göre - devlet yapılarının zayıflığıdır. Devletten tıpkı ilerlemiş ülkelerdeki rolü üstlenmesi, çerçeve koşulların tesisi ve güvence altına alması dışında müdahalelerde bulunmaması beklenemez. Devlet aygıtı, cılız ve hantal yapılarından kapsamlı bir restorasyonla çabuk sıyrılmalı ve Avrupa ile dostane ilişkilerini en üst düzeyde geliştirip, kendi 'hinterland'ına doğru ilerlemelidir.

Çünkü, yirmibirinci yüzyıl Türkiye'sinin yazgısı hem Batı'ya hem Doğu'ya doğru gitmektir!