Zorunlu İnziva Günlüğü: Her Kış Yüreğinde Bir Bahar Taşır

20 Mart 2020

 

 

Bugün sadece hava almak için kısa süreli dışarı çıkıp biraz dolaştıktan sonra eve döndüm. Günüm ağırlıklı olarak kitap okumakla geçti. Bir kitaptan yorulduğumda dinlenmek için öbür kitabı okuyorum. Ondan yorulduğumda başka bir kitabı. Tam dört kitabı bu şekilde okuduğumu farkettim.

Akşam haberleri dinliyorum. Korona virüsü salgını neredeyse gündemin tek maddesi. Haber adeta tüm dünyamızı istila ediyor.

Bu tür sıkıntılara karşı biraz şerbetliyim sanırım. Kendimi teselli edecek çıkarımlarım oluyor. Bu biraz yaş ilerlemesinin getirdiği geçmişten gelen tecrübelerin ışığı biraz da hayatın zorluklarına karşı savunma mekanizmalarını bildiğimden kaynaklıyor olsa gerek.

Yaşadığımız çağda birçok sancılı dönemden geçtik. 12 Eylül öncesinde ülkede anarşi vardı. Kardeş kardeşi vuruyordu. Anne- baba, sabah evden çıkan çocuğun akşam eve geleceğinden emin değildi. Günümüz tedirgin, geleceğimiz bulanıktı. Sonra 12 Eylül Askeri darbesi oldu. Kaos ortamı yerini askeri katı bir yönetime bıraktı. Akan kanın durması topluma bir nefes aldırmıştı.

Gelişen süreçte gördük ve anladık ki anarşi ortamı ve terör hareketleri küresel güçler tarafından, Türkiye'nin ekonomik yapısını değiştirmek, küresel sermayeye açık hale getirmekmiş. Dışa kapalı ekonomisi ve mevcut siyasal yapısıyla gerçekleştirilemeyecek değişimin ancak terörle toplumu narkozlayarak mümkün olacağı planlanmış. Çünkü darbe sonrası Turgut Özal göreve getirilerek ülke ekonomisi küresel sermayeye açıldı. Küresel sermaye artık rahatlıkla ekonomimizi dolayısıyla siyasal yapımızı daha rahat dizayn edebilecekti. Yorgan gitti kavga bitti.

Irak’a ABD tarafından müdahale yapılmadan önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’de kıyamet topu bulunduğunu Ankara’yı vurabilecek bir menzile sahip olduğunu ve her an Ankara’yı vuracağı haberleri yer alıyordu. Dönemin hükümeti tedbir olarak her devlet dairesinde memurlara gece nöbeti getirmişti. Kıyamet topu Ankara’yı vurduğunda bu nöbetçi memurlar bizi kurtaracaktı.

O sıralar Güniz sokakta ikamet ediyordum. Zenginlerin çoğu kıyamet topundan korkup yurt dışına gitmişlerdi. Sokak boşalmıştı. Emlak fiyatları düşmüştü. Gazetelerde kıyamet topu tedbirleri adı altında tecrit nedeniyle bazı kişilerin havasızlıktan öldüğü haberleri yer alıyordu.

Aynı dönemde Saddam Hüseyin’in petrol kuyularını ateşe vereceği, bunun dumanlarının tüm dünyayı kaplayacağı söyleniyordu. Hatta din adamları “Doğuda bir ateş yanacak, tüm dünya onu görecek” şeklinde geçmişe ait bir kıyamet alameti bilgisini veriyordu. İşte o vaktin artık geldiğini bildiriyorlardı.

O zamanlar bir düğün vesilesiyle K. Maraş’a gitmiştim. Sabahın çok erken saati olduğu için bir sabahçı kahvesine uğradım. Kirli sakallı biri heyecanla Saddam'ın petrol kuyularını ateşlediğinde oluşacak kıyamet senaryosunu anlatıyordu. "O ateşi hepimiz şu pencereden göreceğiz" diyordu. "Bunu ben söylemiyorum, kuranı kerim söylüyor" deyip ayetlerle dediğini destekliyordu. Beni yabancı biri olarak gördüğünden olsa gerek ki ara sıra bana bakıp "öyle değil mi bey efendi" diyordu. Ben de başımı sallayıp “evet” evet öyle” diyordum.

Sonradan anladık ki Saddam’ın kıyamet topu ve petrol kuyularını ateşe verme senaryosunun sadece ABD’nin Irak’a yapacağı operasyon için bölge ülkelerinde bir psikolojik alt yapı çalışmasıymış.

Bize korku veren küresel düzeydeki olayların perde arkasını ancak olay sonrasında gelişen durumlara bakarak anlayabiliyoruz.

Hayatımızı olumsuz yönde etkileyen küresel olayların akışını değiştirmek kişisel olarak mümkün değil. Ancak bizi etkileyecek yönlerine tedbir alarak ve tümden karamsarlığa korkuya teslim olmayarak, obsiyonlu düşünerek korunabiliriz.

Diğer taraftan bir şekilde bu olaylar hep gelip geçecektir. Önemli olan bizim ruhsal hasar görmeden olayı geçiştirebilmemizdir. Çünkü ruhsal hasarın kalıcılığı devam eder. Hani çocuklukta bir olay yaşarız, olay gelip geçmiştir. Ama ruhsal hasarı yaşımız ilerledikçe, ağırlaşarak devam eder. Ama şimdi biz erişkinler olarak olayın farkında isek ve bunları dönemsel sorunlar olarak algılıyorsak ruhsal hasara yol açmasına meydan vermeyiz. Bir Çin atasözü var. “Sıkıntılar başımızın üstünden uçup giden kuşlar gibidir. Yeter ki başımızın üstüne konup yuva yapmasına izin vermeyelim.

Bir diğer kişisel korunma yöntemi olarak kendimize doğru telkinlerde bulunmaktır. İnsan tabiatı icabı hayatta ve ayakta kalabilmek için olumsuz senaryo üretmeye daha yatkındır. Bu durumu bilerek olumlu ve umutlu telkinleri telkini; liderlerden, devletten, psikologlardan beklemeyelim. Kendi kendimize de doğru ve pozitif telkinler yapabiliriz. Kendi plasebomuzu kendimiz üretebiliriz.

Dünya her zaman değişiyor. Daha önce görmediğimiz şeyleri yaşıyoruz. İnsanın diğer canlılardan en önemli farkı güçlü bir adaptasyon yeteneğine sahip olmasıdır.

Halil Cibran'ın söylediği gibi "Her kış yüreğinde bir bahar taşımaktadır." Sabırla umutsuz olmadan bekleyip göreceğiz.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.