Allah Rızası İçin Seri Cinayetler: Holy Spider

19 Haziran 2023

Allah Rızası İçin Seri Cinayetler: Holy Spider

Image

Cehalet, kör inanç ve taklitle yoğrulmuş bir “samimiyet” ve yanlış temeller üzerine kurulmuş bir “dindarlık” akıl almaz kötülükler üretebiliyor.

İyilik, güzellik, doğruluk, merhamet, adalet, erdem gibi değerleri üretmesini bekleyeceğimiz samimiyet ve dindarlık; düşünme, sorgulama, araştırma ve hikmetten uzak düştüğünde kaçınılmaz olarak kötülük üreten, şiddet doğuran, kan döken kıyıcı bir hale geliyor.

Kalbi kuru, gönlü kurak, kendine ve vicdanına yabancı, cahil ve taklitçi bir inananın elinde din, kötülük üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.

Takvadan ve ahlaktan yoksun bir helaller-haramlar paketi ile alışkanlıktan ibaret hale gelmiş, ruhsuz ibadetlerle ölü-donuk bir imana ve şekle indirgenen din; cahil, fanatik, bağnaz ve yobaz müminler eliyle terör ve şiddetin kaynağı oluyor.

Akıl sınırlandırılarak, vicdan kötürümleştirilerek, düşünce dondurularak devreden çıkarılınca barış, merhamet, paylaşma, yardımlaşma doğurması gereken din; baskı, şiddet ve bağnazlık üretmeye başlıyor.

O yüzden 1572 senesinde Paris'te Saint-Barthélemy kıyımında Katolikler birkaç hafta içinde 30 bin protestanı Allah rızası için katledebiliyordu.

Tarihte nasıl ki Hasan Sabbah fedaileri cenneti garantilemek için vahşice cinayetler işledilerse, günümüzde IŞİD militanları şehadet şerbeti içmek, Yemen'de, Pakistan'da birbirinin camisini bombalayan Şiiler ve Sünniler Allah'ın gözüne girmek için katliamlar yapabiliyor.

Dinler tarihi tanrı adına işlenen böylesi cinayet ve katliamlarla doludur.

Cahil kitlelerde oluşturulan hakikati temsil etme algısı, vaat edilen cennete ve ebedi kurtuluşa erme arzusuyla birleşince özgürlük, adalet ve merhamet dini; baskı, sömürü ve gaddarlık dinine dönüşüyor.
İnsanın düşünme ve vicdan yetenekleri felçleşince kalp katılaşıyor, ruh hastalanıyor, hayvani yetiler öne çıkıyor ve kendini Allah'ın eli, kılıcı, aslanı olarak görme ve canavarlaşma başlıyor.

İnsanla canlı bir ilişki kuran Allah; mevla, rahman, rabb ve kerim olmaktan çıkarılıp elini kolunu bağladığı kuluna önceden belirlediği senaryoyu dayatan "karanlık" bir mutlak otoriteye dönüştürülünce; özgür irade, akıl ve vicdan yetenekleriyle donatılmış olan insan da kaderci, taklitçi ve dogmatik bir mü’min tipine dönüşüyor ve deforme edilen din "hurafeler bataklığı"na saplanıp şiddet ve kötülüğün menbaı haline geliyor.

Üzerimde bıraktığı etki bağlamında bu yıl izlediğim en çarpıcı film olan Holy Spider tam da böylesi bir "samimi" bir "dindar"ı işliyor. Önemli bir meseleyi ele alan filmi biraz yakından incelemekte fayda var.

İran'ın kutsal şehri Meşhed'de, Şii hacılar İmam Rıza'nın türbesini ziyaret ederek hacı olurken şehrin yoksulluk üreten kenar semtlerinde, evine ekmeği vücudunu pazara çıkararak götürmek zorunda bırakılan mazlum kadınlar birer birer tüyler ürpertici cinayetlere kurban gitmektedir.

Image

Cenneti garantilemek için yıllarca İran-Irak Savaşı'nda cephede mücadele etmiş olan fakat savaşta ölüp şehit olamadığı için hayıflanan Saeed, hemen her gece motosikletiyle günahkâr avına çıkmakta ve motosikletinin terkisine bindirdiği kadınları evine götürüp başörtüleriyle boğmaktadır. Kimisi hamile, kimisi çocuklu, çoğu afyon bağımlısı bu kadınları gecenin karanlığında boş bir tarlaya atan Saeed, ardından da gazeteyi arayıp cesedin yerini söylemekte, "Kokmadan alın oradan." demektedir.

Katil, fuhşa karşı cihat ilan ederek, işlediği seri cinayetlerle ahlaksızlığı sokaklardan temizleme azminde iken Meşhed polisi adaletin bir şekilde tesis edildiği düşüncesiyle faili meçhul cinayetleri çözmek için çok da ciddi bir soruşturma yürütmemektedir. O yüzden kadın kurbanların akıbetini sorgulamak ve meselenin üzerine gitmek kadın bir gazeteci olan Rahimi'ye kalacaktır.

Image

Bir İran filmine göre oldukça sert ve cüretkâr bir film olan Holy Spider, 2000-2001 yılları arasında 16 kadın fahişeyi katleden Saeed Hanaei'nin hikâyesine dayanıyor. Kurbanlarına bıraktığı işaretle "kutsal örümcek" olarak tanımlanan, üç çocuklu bir aile babası, dindar bir Şii ve savaş gazisi olan Hanaei, sıradan bir inşaat işçisi ve son derece normal bir insandır. Film boyunca seri katilin ev yaşamını, çocuklarıyla ve eşiyle olan ilişkisini, arkadaşlarıyla muhabbetini izliyoruz ve görüyoruz ki Saeed bazı cinayetlerde tecavüze yeltenme bağlamında gitgeller yaşasa da ne bir sapık ne de onulmaz bir sadisttir. Hannah Arendt'in Eichmann'a yaklaşımındaki gibi Saeed'de şeytani ve uğursuz bir derinlik aramak beyhudedir. Ortada dehşet verici biçimde normal olan biri vardır ve Arendt'in yıllar önce adını koyduğu “Kötülüğün Sıradanlığı”dır bu.

Nasıl ki Eichmann Nazi partisinin programından habersiz ve Kavgam'ı da okumamışsa Saeed de belli ki Kur'an'ı hiç okumamıştı ve tüm dini bilgisi kulaktan dolma fıkhi malumatlara dayanıyordu. Zira ancak bu boyutta bir cehalet, Saeed'in kendini hakikatin temsilcisi ve kutsal adaletin sağlayıcısı yerine koymasına neden olabilirdi. Keza Saeed, kadınları o derekeye düşüren sebeplere ve yoksulluğu üreten sisteme değil, bizzat kadınlara savaş açmıştı ve adaleti savunmasız kadınları boğarak sağlayabileceğini vehmediyordu.

Image

Akıl ve izandan yoksun bir iman, onu ruhsuz ve kalpsiz biri haline getirmiş, daha da ötesi kesin inançlı bir ölüm makinesine dönüştürmüştü. Saeed'in ana hedefi cennete gitmekti. Bunu da literal yaklaşımla ele alınan bazı ayetlerle cihat algısı, kahramanlaştırılan bazı tarihi figürler üzerinden de şehitlik bilinci oluşturup karanlık dehlizlerine salındığı şehri ahlaksızlık ve kötülükten arındırarak kazanmayı düşünüyordu. Saeed uç bir örnek değil maalesef. İslam dünyası, içinde düşünce barındırmayan duygular üzerinden fikirsiz bağlılıklar yaratılarak zihni iğdiş edilmiş, bir makineye dönüştürülmüş sözüm ona cennet yolcularıyla dolu maalesef.

Katilin yöntemlerini ve kim olduğunu, nasıl yaşadığını baştan itibaren bildiğimiz için daha çok cinayetleri neden işlediğine ve yakalanıp yakalanmayacağına odaklanıyoruz. Bu da filmi sıradan bir polisiye-gerilim filmi olmaktan çıkarıp İran'daki molla rejimini sorgulayan ve toplum eleştirisi yapan gerilim dozu yüksek bir film haline getiriyor. Topluma dair eleştiri daha çok, yakalanması sonrasında katilin halk kahramanı ilan edilerek serbest bırakılması için kampanya başlatıldığı süreçte yapılıyor. 16 kadının katilini büyük bir iştiyakla destekleyen halk onu Allah adına şehri fuhşiyattan temizleyen bir mücahit olarak görüyor. Saf cehalet ve pürüzsüz kötülük halkın bu tutumunda da tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.

Image

İran rejimine ve kadına yönelik baskıcı tutumuna yönelik eleştirel yaklaşım ise cinayetleri soruşturan ve çözmek için kendini yem olarak kullandırmaktan çekinmeyen kadın gazeteci Rahimi üzerinden getiriliyor. Bekar bir kadının İran İslam Cumhuriyet'inde otel odası kiralayamaması, çalıştığı gazetenin patronu tarafından tacize uğrayıp üstüne bir de iftira atılarak işten kovulması, aynı şekilde polis tarafından kötü kadın muamelesi görüp tacize uğraması, gece dışarı çıktığında fahişe zannedilerek kovalanması ,Ortadoğu'da kadın olmanın zorluklarını gösteren detaylar olarak dikkat çekiliyor. Rahimi bir anlamda güçlü karakteri, cesareti ve kararlılığıyla son dönemde İran rejimine karşı başlayan protestolarda öncülük eden kadınları sembolize ediyor.

İran asıllı yönetmen Ali Abbasi, filmde hâkim rolündeki karaktere, "fuhşun dînî değil toplumsal bir sorun olduğunu ve yoksulluğun kadınları buna zorladığını" söyletip sistemin içinde iyi insanların da olduğu imasında bulunarak dengeyi korumaya çalışsa da bu, filmin çok sert bir sistem eleştirisi olmasını engelleyemiyor.

Image

Filmin gerilim atmosferi, cinayetlerin işlenmesindeki rahatsız edici sertlik, bazı sahnelerdeki çıplaklık dozu ve gerilimi yükseltmede önemli rol oynayan etkileyici müziği, filmi klasik İran filmlerinden ayıran bir rol oynuyor. Oyuncuların inandırıcılığı ise filmin meselesini inandırıcı ve ikna edici kılıyor. İran izin vermediği için Ürdün'de çekilmesine rağmen, filmin uluslararası pek çok ödül alan yönetmeni Ali Abbasi ve Cannes Film Festivali'nden en iyi kadın oyuncu ödülüyle dönen Zar Amir Ebrahimi ölüm tehditleri almaktan bu nedenle kurtulamadı. Film derdini çok etkili anlatabildiği için İran'da yasaklandı ve filme katkısı olan herkes seyahat yasağına uğradı ve film rejim tarafından Salman Rushdie'nin Şeytan Ayetleri kitabına benzetildi. Oysa Rushdie, İslam'ı ve İslam peygamberini hedef almışken bu filmin İran'ın baskıcı molla rejimini eleştirdiğini görüyoruz. Ama dini siyasal bir araç olarak gören ve zorbalıklarını din üzerinden meşrulaştıran her istismarcı gibi İran rejimi de kendini dinin sahibi olarak görüyor, bir anlamda Tanrı'nın yeryüzündeki temsilciliğini yürütüyor. Dolayısıyla dokunulmaz ve eleştirilemez bir yerde konumlanan rejimi ve adaletsiz uygulamalarını masaya yatırmak Allah'ı hedef almak olarak görülüyor ve şeytanlaştırılıyor.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
0 kez görüntülendi. 276 kez görüntülendi. 1 yorum yapıldı.