Bilim ya da Din : Üçüncü Bir Yol Yok mu?

28 Nisan 2020

 

“Çok eski bir  yeni moda tartışma”: Bilim mi Din mi? Tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanan ve hala “maalesef” geçerli bir tartışma.

Umberto Eco, Gülün Adı romanında Orta Çağ Avrupa’sında insan aklının “hakim tanrısal dil” karşısında ne durumda olduğunu çok güzel anlatır. Hepimiz de Orta Çağ Avrupa’sında bilim ve din çatışması hakkında yeterli düzeyde malumat sahibiyiz. Engizisyonlar tarihi. Bizde engizisyon yok. Bu Orta Çağ Avrupa’sının tartışması Tanzimat sonrasında bizim de tartışmamız olur. O vakte kadar bizde böyle bir tartışmanın varlığından haberimiz yok. Tanzimat’la birlikte “tedavisini” ön şartsız kabul ettiğimiz Avrupa’nın “kadim hastalıklarını” da kabullendik. Tartışmaları ve çatışmaları da tartışmalarımız, çatışmalarımız oluverdi. Bu bahiste, konu ile ilgili olanlar fazlasıyla malumat sahibidir. Detaylara girmeyeceğiz.

Coğrafi keşifler-sömürgecilik, Rönesans, reform, sanayi devrimi ve içinde yaşadığımız dünya.

Bu uzun macerada  bilim mi din mi dikotomisinden bahsetmek mümkün. Bu meselenin izahında  pozitivizm ve idealizm gibi felsefi çerçevelere de başvurulabilir.  Ancak tartışma bu felsefi olgunlukta değil daha kabaca yaşanıyor. Her şeyin “beşeri aklın” eline teslim edenler ile buna karşı çıkıp “ilahi aklın” savunuculuğunu yapanlar. Ara renkler, farklı fikirler muhakkak var; ancak uzun soluklu bir karşıtlığın bu iki anlayış arasında günümüze kadar canlılıklarını koruduğunu görüyoruz. Onun için “çok eski bir yeni moda tartışma”. Muhakkak bunda dinin de bilimin de “iktidarların” bir aracı olması, hatta iktidarların meşruiyetlerinin kaynakları olmaları önemli rol oynuyor. Dolayısıyla tartışma felsefi bir derinlikten çok siyasi bir sertlikte yapılıyor. Seviye de çoğu zaman siyasi niteliğe uygun bir seviye oluyor.

Ve 21. yüzyılın insanları olarak biz de meseleyi bu siyah beyaz netliğinde anlamak, tartışmak zorunda kalıyoruz: Ya “din” ya “bilim”. Kaba bir tasnif. Üçüncü bir yol yok mu? Hakim anlayış, hakim dil üçüncü bir yolun olmadığı konusunda oldukça net. Ya “Tanrı dediğiniz şey bir palavra, dinler de insanların icadı, akıl dışı. Dinler çağında dünya yaşanılmaz bir yerdi. Bilim sayesinde yaşanılabilir bir dünyaya kavuştuk.” diye düşünmelisiniz. Ya da “İnsan tanrının işine karıştı ve dünyayı bir cehenneme çevirdi.” diye düşünmelisiniz.

“Yaratıcı”, yaratıcı akıl marifetiyle varlığı yaratır. Bu bir bilgi ile mümkündür. Beşeri akıl kendi sınırlarını zorlayarak bu bilgiye şahit olur, bu bilginin bir kısmını keşfeder. Şahit olduğu bilgiyi edinir, onu yorumlar, sistematize eder, o bilgiyi üretir. Ve o bilgi ile de üretir. Allah kardiyovasküler sistemi bir bilgi ile yaratır, bu yaratış bilgisini keşfeden “bilim” anjiyo yapar ve damara stent takar. Yapay kalp üretir. Ancak tastamam bir insan ya da kalp yaratamaz. Rönesans’ın büyük dehası Michelangelo’nun heykeli bitirdiğinde “konuş benimle”, “ayağa kalk ve yürü ey Musa” dediği rivayet edilir. İnsan üretmekle yetinmeyip yaratmaya öykünse bile bu mümkün olmayacaktır. Beşeri akıl sınırlarını ne kadar zorlarsa zorlasın ilahi aklın kabiliyetlerinin “tamamına” kavuşamaz. Çok şey üreteceğiz, çok çeşitli üreteceğiz, çok karmaşık ve çok gelişmiş şeyler üreteceğiz ancak yaratmak mümkün olmayacak. Yani Allah insanı yaratır, insan da robotu üretir. Yaratılan varlık ile üretilen ürünü karşılaştırmak bize çokça fikir verir. Burada bir çatışma söz konusu değil. İlahi akıl ile beşeri akıl arasında bir çatışma olmadığı gibi biri diğerinin kaynağıdır. “Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi.” Secde-9. Yani insan içinde tanrısal bir töz-ilahi bir cevher taşır. İşte üçüncü yola buradan gidilebilir. Beşeri akıl, ilahi aklın postuna oturmak zorunda değil. Her akıl kendi sınır ve kabiliyetleri içinde “var”dır. Kabiliyet ve sınırlarını aşmaya çabalayan akıl da çatışmanın sorumlusudur.

Bu noktada biz, pozitivist bir perspektif, pozitif bir paradigmaya bağlı kalmak zorunda mıyız? Evet, çağın şartlarını belirlemiyor, bu şartların içine doğuyoruz. Hakim ve örgütlü dil dünyaya gözümüzü açtığımızdan itibaren bize hep aynı propagandayı yapıyor. Ancak tüm bunlar başka türlü düşünme başka bir yol arama çabasını “tabu” kılmamalı.

Beşeri aklın salt konfor ve haz odaklı bir perspektifle ürettiği “yaşamın” maalesef “insani” olmaktan uzak olduğunu söylemek zorundayız:

Tohumu laboratuvarda modifiye eden de bilim -buna bozmak diyen bilim insanları da var-; kanser hastasına şehirden, teknolojiden uzaklaşıp bozulmamış-ilkel tabiata dönmesini söyleyen de bilim.

Fabrika bacalarıyla havayı, insanı zehirleyen da bilim, bize Kaz Dağlarını tavsiye eden de bilim.

Fabrika bacalarından zehir salan da bilim, bu zehri filtre edin diyen de bilim, bu pahalı bir tedbir olduğu için tavsiyeyi görmezden gelen “patronların” karşısında çaresizliğe düşen de bilim.

Nükleer enerji ile Hiroşima’da -ki Hiroşima’da yaşanan salt savaş değildir- trajedi doğuran da bilim “çiftlik yumurtası yemeyin” diyen de bilim. Bu çelişkileri görmek, doğan olumsuzlukların kaynağını anlamak, alternatif yollar aramak makul bir çabadır. Önce kanser edip sonra tedavi eden bilimi “tanrılaştırmak” marazi bir durum. “Tanrılaşmamış” bilim insanlığın “hizmet”inde ve insanlığın faydasınadır. Yoksa “bilim külliyen kötüdür ve olmasın” yaklaşımı söz konusu değil. Başka bir perspektif arayan insana “ o halde çağın nimetlerinden vazgeç” demek konunun felsefi derinliğine uygun görünmüyor. Biz çağın insanı olarak bu şartların içine doğduk. Bir apartmanda elinde tabletle doğan çocuğa “işine gelmiyorsa dağa çık” demek felsefi ya da bilimsel bir perspektif olmaz.

Kendi toplumumuz özelinde şunu görmezden gelemeyiz: Salt bilimci dilin propagandasına çeşitli şiddet ve biçimlerde maruz kaldık. Bunun karşısında da refleksif olarak “Şeytan icadı” nitelemesiyle her yeniliğe direnen bir anlayış oldu. Bu sahne aynı zamanda toplumsal ayrışma ve çatışmanın da zeminini oluşturdu. Konuya “Şeytan icadı” refleksiyle yaklaşan anlayış ile bilim ve teknolojinin nimetlerini obur biçimde arzulayan anlayış meseleyi içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Bu çatışmanın sertliği ve sürekliliği kavramların iktidarla olan ilişkisiyle de yakından ilgilidir.

Din sayesinde iktidar.

Bilim sayesinde iktidar.

Üzerinde düşünülmesi gereken başlıklar bunlar. Modern zamanlara kadar dinin iktidarın meşruiyet kaynağı olduğunu sanırım anlatmaya gerek yok. Modern zamanlarda da iktidarlar, demokrasi ile halktan meşruiyetlerini aldıklarını ifade etseler de argüman üretip ve atıf yaparken “bilim”i temel noktaya oturtup meşruiyetlerini pekiştirir ve inandırıcılık oluştururlar. "Bilgi ve teknolojinin" üretildiği tüm kurum ve kuruluşların "büyük sermayelerle" olan bağı, iktidarları sermayeden bağımsız düşünmenin mümkün olmaması... Bilim sermaye ilişkisi de ayrı bir başlıkta uzunca tartışılması gereken bir konu.

Hakim anlayışların dışındaki düşünceleri “yobaz” “ateist” sarkacına mahkum etmemek gerekir. Umulur ki her hangi bir fikri şeytanlaştırmadan bilim-din dikotomisi  dışında temel ahlaki erdemler bağlamında insanın ve tabiatın fıtratına “uygun” bir bilimsel gerçekliği var edip edemeyeceğimize dair epistemolojik bir çaba ortaya koyarsak sonraki zamanlar için makul bir dünya ihtimali belirir.

Tüm bunlardan “ ‘Beşeri akıl’ sussun, bilimsel faaliyetlerde bulunmasın, bilim ve teknoloji üretmesin, haydi mağaralara dönelim.” denildiğini çıkarmak büyük ihtimalle bizim meramımızı doğru bir biçimde anlatamadığımızı gösterir.

O halde bir de şöyle söyleyelim:

*Bilimin ahlaki bir temelde, ihtiyaç kavramını yeniden tanımlayarak, insan ve tabiatla uyum içinde kendisini tekrar üretmesi gerektiğini,

*Toplumların hakim dilini kullanan aktörlerinin, entelektüellerin ve bilim insanlarının bu bağlamda etik ve epistemolojik bir çaba içine girmesi gerektiğini,

*Beşeri aklın tüm kabiliyetlerini bilim-teknoloji için tüketmemesini, bunu yanında erdemli bir dünyayı var edecek ahlaki bir dil üzerinde de düşünmesini, enerjisinin önemli bir kısmını bunun için harcamasını,

*Bilimi sermayenin iştahına kurban etmememiz gerektiğini,

*Sermayenin; bilim ve teknoloji sayesinde inşa ettiği dünyada her şeyi “insanlığın faydası için ürettiği” propagandası, insanı değerli bir özneymiş gibi gösterirken aslında insanın “üretici-tüketici bir nesneye” dönüştüğünü,

*İnsanı “tek” referans aldığımızda hırs, tamah ve benzeri ahlaki marazların sonraki süreçleri içinden çıkılmaz hale getirdiğini ve böyle devam ederse -ki öyle görünüyor- daha büyük trajedilere hazır olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Benim bildiğim üçüncü bir yol var ama bu diğer iki yolun yolcuları tarafından “ezberden barikatlarla” kapatılmış bir yol.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.