Efsane Yolculuk: Giden Gelmez Dağları

21 Mayıs 2024
Image
Dağcılıkta dağın yüksekliği, tırmanma rotasının uzunluğu, kaya/zemin yapısı, soğuk yada sıcak, kış yaz iklim durumu, sis, kar buz, yağış, hayvan ve bitki örtüsü, (gerçi 2500’lerden sonra ağaç bulunmaz ancak bu yüksekliğe uyum sağlamış keven gibi bitkiler, dağ çiçekleri olur), teknik tırmanış araçları gerekip gerekmediği vb. kriterlere göre kolay, orta, zor gibi ifadelerle tırmanışın genel seyri kodlanır.
 
Bunun dışında bilinenin tersine dağlar zor olsa da dağcılar için gerekli hazırlık ve önlemler alındıktan, iyi bir rehber ve iyi bir rota belirlendikten sonra şehirlerden daha güvenli mekanlardır. Birçok dağcı şehirde saçma sapan bir trafik kazasında ölmektense, dağda sevdiği yerde ölmeyi tercih eder.
 
Giden Gelmez Dağları bu tasniflerin dışında sürprizlerle dolu hem kolay, hem zor hem tehlikeli, hem çok eğlenceli, muhteşem bir doğa, diğer yandan da ürkütücü sürprizlere gebe bir mekan.
 
Keskin, ürkütücü, sarp kayalıkların, derin cehennem çukurlarının yanında aniden endemik çiçeklerle bezeli yemyeşil bir küçük yaylaya kavuşabilir, hemen arkasından tekrar derin uçurum, obruk ve mağaralardan oluşan, geçilmesi, tırmanması zor kayalıklarla baş başa kalabilirsiniz. 
 
Bunlarla baş ettiğinizi, aştığınızı, ve tırmandığınızı varsaysak bile bir de sürpriz engerek yılanı gerçeği ya da çokça söylentisi var ki bu dağcılığın bittiği noktadır. Zaten ismi bile yeterli derecede şüpheli, ürkütücü ve caydırıcı bir etkiye sahip. Söylenti ve efsanelerin, bütün bunları besleyen, çoğaltan kuşkuların ötesinde her şey yolunda gider ve tırmanmanın zorluklarına katlanır, sabrederseniz, doğanın muhteşem bir görsel şöleninden oluşan, herkese nasip olmayacak muhteşem bir deneyim, harika bir ödül sizi beklemektedir.
 
Adını duyunca birçok kişiyi hem ürperten hem de kendine çeken Giden Gelmez Dağları, Antalya – Konya arasında, Akseki ilçesinde yer alan, etrafında Süleymaniye, Ceceler ve Değirmenlik Köylerinin kurulu olduğu Orta Torosları oluşturan sarp, karstik kayalıklardan, birçok uçurum, obruk ve mağaralardan oluşan efsanelere konu olmuş ilginç bir coğrafi bölgedir. Dağ keçileri, kartallar, geyikler, domuzlar, tavşanlar ve Anadolu Engereğinin bir türünü de bünyesinde barındırmaktadır. 
 
Burayla ilgili nesilden nesile aktarılan bir çok efsane mevcuttur. Hazırlıksız bir şekilde, maceranın çekiciliğine kapılarak buraya giden çoğu kişinin gerçekten de dönemediği söyleniyor. TRT Belgesel'de de anlatılan en çok bilinen bir hikayeye göre, civar köylerden, 15-20 kişilik bir grup, kış mevsiminde dağ keçisi avına giderler. Mola verdiklerinde, ateş yakarak dinlenmeye çekilirler. Ancak konakladıkları yerin altı, aslında mağaradır ve ateş buzları eritince keskin kayalıklardan oluşan derin obruğun içine düşerler. Avcı grubun yanlarında giden köpek, köye geri dönüp acı acı uluyarak yardım ister. Şüphelenen köylüler, dağın doruklarına avcıları aramaya gider. Çöken yeri ve mağarayı bulurlar. Canlı kalan bir avcıyı kurtarırlar ancak grubun geri kalanına ulaşmak mümkün olmaz. Yine bir başka hikayeye göre avlanmak için dağlara giden bir grup köylünün yolda vurdukları geyikler, dağdaki obruklara düşer. Avlarını almak için zor bela obruğa giren köylüler kayaların bıçak gibi keskinliği nedeniyle geri çıkamazlar. Sonunda yukarıdan sarkıtılan iplerle kurtarılırlar ancak gruptan bir kişi, obrukta can verir. Civar köyde burada ölenlerin mezarları vardır. Bütün bu hikayeler dilden dile anlatılarak efsaneye dönüşür ve bu dağlara “Giden Gelmez” adının verilmesine neden olur.
 
İşte tüm bu söylence ve efsanelerin ortasında Kulübümüz Gezginlerin Rotası tarafından bu program ilan edildiğinde hemen hiç tereddüt etmeden kaydımı yaptırdım. Çünkü ekipteki başta başkanımız Mehmet Ekim olmak üzere, Mustafa Pehlivanoğlu, Hüsamettin Aslan ve Hasan H. Kank gibi dört beş kişi önceden bu rotayı yürümüş tecrübeli dağcılardan oluşuyordu. Benim gibi çok tecrübeli olmayan, ekibin yaş ortalamasının ilerisinde olan birisi için bu önemli bir güvence sağlamakta. Bana sadece dayanıklı olmak, ekibe uyum sağlamak, öğrendiğim, eğitimini aldığım bilgileri uygulamak, bastığım her yere dikkat ederek yaralanmadan, sakatlanmadan ilerlemek kalıyor. Çünkü buradan yaralı indirmek çok mümkün değil. Ancak helikopter yardımıyla alınabiliyor. Bunun yanında ayrıca ekipteki dostlarla yıllar içinde oluşmuş güven ve dayanışma faaliyetimizin temelini oluşturuyordu. Ekipte doktor ve sağlıkçımız da mevcut olduğu için, ölümcül olmayan, beklenmeyen düşme yaralanma ve yılan sokması gibi durumlar için de içimiz rahattı. 
 
Image
Nihayet hazırlıklar, program ve gerekli düzenlemeleri yaparak 27 Nisan Cuma saat 23:30 civarında 19 kişilik bir ekiple minibüsümüzle Ankara’dan hareket ettik. Geceyi yolda arabada uyuyarak ve dinlenerek geçirdik ve sabah 05:30 civarında Antalya yolu üzerindeki ünlü Tınaztepe mağarasının olduğu Tınaztepe tesislerine ulaştık. 
 
Uzaktan Giden Gelmez Dağları ihtişamlı bir siluet olarak görünüyordu. Aslında derinliklerinde bir yeraltı göl ve ırmağını barındıran Tınaztepe mağarası da bu dağlardaki metrelerce derinlikte, kilometrelerce uzunluktaki mağara ve yer altı suları sisteminin bir parçasıydı. Burada bizi bu faaliyete bir nevi ev sahipliği yapacak olan dostumuz emekli asker, tecrübeli dağcı Hasan H. Kanık bekliyordu. Burada yanımızda getirdiğimiz kahvaltılıklarla ve hemen arkadaşların dağcı ocağında yaptığı bir menemenin de olduğu bol paylaşımlı sağlam bir kahvaltı yaptık.
 
Image
Nihayet 20 kişilik ekiple minibüsümüze tekrar binerek Giden Gelmez Dağları rotasının en iyi başlangıç noktasının olduğu Madenli Köyü’nün yaylasına geldik. Hava çok güzeldi fakat öğleden sonra yağmur bekleniyordu. Burada sırt çantalarımızı ve giysilerimizi hazırlayarak yürüyüşe başladık. En önemlisi kayalarda tutunacak altı kalın tabanlı bir bot idi. Çünkü keskin kayalar botların altını parçalıyordu. 
 
Çoğumuz botların üstüne tozluk giydik. Çünkü bizim için en önemli bilinmez sürpriz her an kayalıklarda karşımıza çıkacak olan engerek yılanı idi. Üstelik rengi kayalıklara çok yakın olduğu için fark etmek de zor imiş. Sevindirici yanı, dişleri nazik olduğu için sert giysilerden deriye ulaşması biraz zor imiş. Bu nedenle tozluk kullanmak bir avantaj oluşturuyordu. 
 
Ben bunlara ek olarak hem kayalara tutunmak hem de korunmak için işçi eldiveni ile de ellerimi korumayı tercih ettim. Bir avantaj da yılan kendisinin üzerine basılmadıkça ve tehdit algılamadıkça saldırgan olmayan ve insanlardan uzak duran bir türmüş. Bütün bunları birbirimize anlatarak, zaman zaman yılanla yalanın bol olduğu şakalar yaparak dikkatli ve neşeli bir yürüyüşe başladık. 
 
Dağların karşı yakasında buraya ismini veren maden ocağı tıpkı maden kazasının olduğu Erzincan İliç’te olduğu gibi dağların yüzeyinin sıyrılarak adeta un ufak edilmiş ve dağlar gibi yığılmış şekilde yer alıyordu. Burayı görünce yılanı unuttuk ve konu birden ülkemizin çok tartışmalı maden politikasına geldi. Bu keskin kayalar ve zaman zaman çarşakta ilerlemeye çalışırken ülkenin madenlerini konuşmak akıl karı değildi. Fakat dağcı milletinin çok hassas olduğu konuların başında çevre geliyor. Doğayı delik deşik eden madenler bir tarafa, sağa sola sorumsuzca atılan bir pet şişe, bir poşet dağcıları fazlasıyla rahatsız ediyor. Çoğu zaman zaten yeterince ağır olan sırt çantalarına birde bu çöpleri ekliyorlar. 
 
Bir tarafta muhteşem bir doğa, bir tarafta insanoğlunun doğadaki açgözlü tahribatı gözler önündeydi. Giden Gelmez dağları milli park ilan edilmişti fakat bu aç gözlülük ve sınır tanımayan hesapsız girişim belki bir gün buraya da ulaşır diye hayıflanarak tırmanmaya devam ettik. 
 
Daha rotaya ilk girdiğimiz andan itibaren keskin kayalık yapı muhteşem ve ürpertici görünümüyle kendisini gösterdi. Kayadan kayaya ilerlerken çok dikkatli olmak zorunda idik. Gittikçe de yükseliyorduk, yükseldikçe başlangıçtaki kısmi orman örtüsü gittikçe yerini zor ve keskin kayaç yapıya terk ediyordu. Derin obruk ve köylülerce cehennem çukuru da denilen kuyuların etrafını dolaşıyor sırtlardan ilerlemeye çalışıyorduk. Bu muhteşem kayaç yapının aralarında yine de tek tük uyum sağlamış büyük çam ya da değişik ağaçlar ile muhteşem güzellikte çiçek ve bitki örtüsü de yaşamaya çalışıyordu. Kayaç yapıda ilerlemek zor olduğu için sık sık dinlenme molaları veriyor su içiyorduk. Zaman zaman da kayaç yapıdan sonra mucizevi bir şekilde önümüze düz yemyeşil bir otlak ve ağaçlık bir bölge geliyordu. Buralar bölgedeki keçi, geyik, tavşan, domuz, kartal, yılan ve diğer yırtıcılar için hayati önemli birer yaşam merkezi idi. Bölge yoğun kayaç yapıdan oluşsa da bu gibi bol bitkisel örtüye sahip ara bölgeler, buradaki hayvanların yaşam kaynağını oluşturuyordu. Ayrıca bu yeşil alanlarda endemik muhteşem renk renk dağ çiçeklerini izlemek ve fotoğraflamak ta mümkündü.
 
Image
Rehberlerimize göre hala gerçek Giden Gelmez dağlarına henüz ulaşmamıştık. Biz ise "daha ne olabilir ki" diye düşünüyorduk. Nihayet 1600 metre rakımlara ulaştığımızda kayalıklar daha geçit vermez bir yükseklik ve ihtişama kavuştu. Nereden geçeceğiz derken bu rotayı gidenler tarafından 1. Kapı olarak adlandırılan ve kayaların altından geçebileceğimiz bir kaya geçidine ulaştık. Çok yorulmuştuk fakat dağ hep kendisine çekiyor, sürekli yeni sürprizler gösteriyordu. Yılan korkusunu yorgunluk ve bastığımız yere odaklandığımız için unutmuştuk. Zaman zaman şaka ile yılanı birbirimize hatırlatıyorduk. Sık sık fotoğraflar çekmeye çalışıyorduk. Öncü ve artçılarımız devamlı telsizle haberleşip grubu yönlendiriyordu. 
 
Yardımlaşarak 1. Kapı denilen kaya geçidini geçtiğimizde gerçekten karşımızda efsane bir manzara vardı. Ayaklarımızın altında taa uzakta karşı karlı Batı Toros sıra dağlarına kadar uzanan derin uçurumlar, obruklar, derin cehennem çukurlarından oluşan geniş bir kayaç vadi uzanıyordu. Burası tam bir seyirlik zirve terası gibi idi. Geçidin üstünde altında her yerde değişik fotolar çektik. Muhteşem bir manzara idi. Hava çok güzel olduğu için biraz rüzgar olsa da çok yıldırıcı değildi. Burada epey zaman geçirdikten grup fotoğrafı çektikten sonra, hedefimiz karşıdaki obrukların etrafını dolaşarak ikinci kapıya ulaşmak ve karşıya geçerek bu sefer bu zirveye karşıdan bakmak idi.
 
Image
Tekrar inişli çıkışlı kayaç yapı üzerinde zor bir yürüyüşe geçtik. Artık öğle yemeği için uygun bir yer bulmak ve dinlenmek zorundaydık. Nihayet kayalıklar arasında nispeten korunaklı bir yer bularak öğle yemeği ve dinlenme molası verdik. Herkes çantalarındaki yiyecekleri çıkardı. Termoslarda çaylar yapıldı, kahveler hazırlandı. Dağcı ocakları yandı tavalarda menemenler, kavurmalar yapıldı. Neler yoktu ki!.. Her türlü börek, yeşillik, meyve... Ayrıca gelirken kayaç yapıdan önce ormanlık bölgede, çok kıymetli kuzu göbeği mantarı olan bir yere rastlamış ve bir kaç mantar da toplamıştık. Bir de buranın ilginç bitki örtüsü içinde olan ve kaya kenarlarındaki sulak toprak zeminlerde yetişen, bildiğiniz yeşil soğan diyebileceğimiz yabani soğanlara rastladık. Bu soğanların biraz sarımsak tadını da andıran keskin bir aroması vardı. Bunları da öğle yemeğimize kattık. Muhteşem bir yerde vahşi doğanın ortasında tam bir dağcı ziyafeti çektik. Bu arada yılan muhabbeti yine devam etti. Her yerden her an çıkabilirdi. Daha önce buraya gelen ekipten şimdi burada olamayan Halil Yiğit ve buradaki bazı kişiler görmüştü ve işin şakası yoktu, dikkati elden bırakmamak gerekiyordu. 
 
Neşe içinde yemekler yenilip içildikten, dinlendikten sonra rotayı tamamlamak için yola çıkmaya karar verdik. Bu arada gruptan bir kaç kişi buraya kadar diyerek geri dönüş kararı aldı. Çünkü bu kadar çıkışın bir inişi/dönüşü var ve üstelik bu kayaç yapıda iniş çıkıştan daha da zor olacaktı. Üstelik öğleden sonra yağmurda bekleniyordu. Dizler ağrımaya başlamıştı ve inişin dizler açısından zor olacağı kesin idi. Bir an ben de dönemeye kara verdim. Fakat daha sonra bir daha ne zaman geleceğim diyerek sonuna kadar gitmeye ve dayanmaya karar verdim. Gruptan dostlarında teşviki ile devam kararı aldım. Dönen ekibin başına rotayı bilen ve daha önce burayı yürümüş olan tecrübeli Başkan Mehmet Ekim öncülük edecekti.
 
Video file
Bizim ekip ise Hasan Kanık, ve Mustafa Pehlivanoğlu öncülüğü ve Hüsamettin Aslan artçılığı ile devam etti. İkinci kapıya yani yeni bir kaya geçidine ulaştığımızda nispeten daha kolay bir zemine varmış olduk. İçine girilmesi mümkün olan ve alttan bir geçidinin olduğu bir obruğun içine girmeye karar verdik. Obruğu önce yukardaki sırtından gördük ve içine baktık. Aşağıya dolandığımızda alttan bir geçidinin olduğu görülüyordu. Dolanarak dikkatli bir şekilde obruğun içine girdik. Hüsamettin tepede kaldı ve bizi oradan çekiyordu. Cehennem çukurunun içinde idik ve bu ilginç bir duygu idi. Zemin toprak idi ve türlü bitkilerden oluşuyordu. Yaklaşık 6-7 metre çapında derin bir kuyunun içinde idik. Yukarıda bulutlarla kaplı gökyüzü görünüyordu. Seslerimiz obruğun kaya duvarlarında yankılanıyordu. Obruk kışın karla, yağışlı günlerde ise muhtemelen su ile doluyordu. Çünkü kaya duvarda su seviyesinin izleri farklı renk ve çizgilerle belli oluyordu. Zeminde kazı yapılsa, toprak yüzey alınsa muhtemelen yeraltı mağara ve yer altı su derelerine ulaşılır. Ekipten Mustafa Pehlivanoğlu dronunu obruğun ortasında düz bir zemine yerleştirdi, bizde etrafında halkalandık ve yukarı doğru hareket ettirerek, obruktan gökyüzüne doğru uçurdu. Bu sırada video çekimi yaptı. Dron gökyüzünde kayboldu ve tekrar obruğa girerek zemine iniş yaptı. Bu çekimi ekteki videolarda izleyebilirsiniz ve obruğun nasıl ürkütücü fakat bir o kadar da muhteşem bir yer olduğunu daha detaylı görebilirsiniz. Vadi tamamen bu gibi yüzlerce kuyu/obruk çukurlardan oluşuyordu. Bu obruğun tek farkı diğer obrukların aksine alttan bir girişi/çıkışının olmasıydı. Yalnızca teknik ip inişi ile inilebilir ve çıkılabilirdi. Bu deneyim bizim için çok güzel oldu. Alttan çıkışı olduğu için nispeten tehlikesiz olan bu obruktan çıkarak yola devam ettik.
 
Image
Nihayet ikinci kapı denilen kaya geçidine geldik ve burada da biraz oyalanarak öğle öncesi geçtiğimiz karşıdaki 1. Kapı zirvesinin karşısına ulaştık. Buradan önümüzde serilen yüzlerce kayaç obruklardan, uçurumlardan oluşan teras gibi vadiyi seyre daldık. Bu sırada artık yağmur çiselemeye başlamıştı. Artık dönüşe geçme zamanı gelmişti. Yağmur üzerinde yürüdüğümüz kaya zemini kayganlaştırabilirdi. Bütün geldiğimiz rotayı tekrar kat etmek durumundaydık. Dönüş biraz çıkış olmakla birlikte çoğunlukla inişlerden oluşuyordu. Aslında dönüş kolay gibi algılanmakla birlikte yorgun olduğumuz ve biraz kendimizi bırakıp, dikkatimiz dağıldığı için hata yapma ve yanlış yerlere basma ihtimalimiz nedeniyle kazaların en çok olduğu zaman dilimini oluşturur. Bunun bilincinde olduğumuz için tekrar bütün dikkatimizi toplayarak dönüşe geçtik. Bu sırada yağmur iyice kendini göstermeye başlamıştı. Yağmurluklarımızı giyerek, çantalarımızı yağmura karşı koruyan ve içindeki yedek giysi ve malzemeyi ıslanmaktan koruyan çanta örtülerini takarak yola devam ettik. Dönüş çok bıktırıcı olur. Sabırlı ve dikkatli olmak gerekir. Biz buraları nasıl geçtik duygusuyla yol gittikçe gözünüzde büyür ve sanki bitmeyecek gibi gelir. Sabırlar son sınırına gelmiştir. Artık buraları gördüğünüz için görsel çekicilik de kalmamıştır. Bir an evvel dönmek köydeki minibüse ulaşmak isterseniz. Zaman zaman daha güçlü olan ve hızla ilerleyenlerle, daha yavaş ilerleyenler arasında kopmalar olur. Artçı daima arkada kimsenin kalmaması için bekler ve onları toplar, öndekiler grubun tekrar toparlanması için mola vererek birleşmeyi sağlarlar. Zaman zamanda yüksek sesle sayım yapılır. Öncü ve artçılar arasında kopmalar, kaybolmalar olmaması için göz teması çok önemlidir. Göz teması kaybolup kopma olduğu zaman telsiz haberleşmesi devreye girer. Bu gibi önlemleri almayan ve yürüyüşün olmazsa olmaz kurallarına uymayan ekiplerde sık sık kaybolmalar olur. Fakat her molada en çok önde gidenler daha çok dinlenir. Arkadakiler mola yerine ulaştığı zaman artık tekrar hareket etme zamanı gelmiştir, fakat az da olsa onların da dinlenmesine izin verilir.
 
Dönüşteki en büyük muhabbet artık yılan falan değil “dönme” muhabbeti idi. Çünkü adı üstünde Giden Gelmez Dağlarına gitmiş ve geri geliyorduk. Giderken yaptığımız; “gidiyoruz fakat geri gelebilecek miyiz?”, muhabbetinin yerini, artık az kaldı geri geldik galiba şakaları almıştı. Üstelik yılanlar, keçiler, domuzlar da bugün yuvalarından çıkmamış dağı tamamen bize bırakmışlardı. Yolculuk boyunca gökyüzünde yalnız bölgenin sahibi kartalları ve bazı uçan yırtıcıları gördük. Aslında bu kadar kalabalık bir insan grubunun kokusunu alan vahşi hayvanlar genelde zaten kendiliğinden uzaklaşırlar. Yeter ki siz onların üzerine gitmeyin ve yavrularına, yuvalarına ilişmeyin. Kısaca dağ bizi iyi ağırlamış, kazasız, belasız, çok güzel bir faaliyet olmuştu. Bu, ekibin mükemmel uyumundan ve iyi eğitimli profesyonel, deneyimli liderler ve üyelerden oluşmasından da kaynaklanıyordu. Artık köy görünmeye başlamış, fakat yağmur da bir o kadar ezici olmaya başlamıştı. Sanki bitmeyecek gibi gelen yol ve yorgun bedenlere, artık konuşmaya da mecali kalmamış sessiz yürüyüşte yalnız adım ve kayalara çarpan baton sesleriyle yağmurun sesi eşlik ediyordu.
 
Nihayet köy yolunu da geçerek minibüsümüze kavuştuk. Sabah 7 civarında başlayan faaliyet 4,30 civarında bitmişti. Toplam 9,5 saat süren yürüyüş ve tırmanışta 10,5 km yol yürümüş, 2005 metre yüksekliğe çıkmıştık. 10,5 km elbette düz yürüyüş hesabına göre. İniş çıkış ve tırmanışlarla bunu en az dörde katlayabiliriz.
 
Köyün yayla evlerinde kimse yoktu. Havalar henüz biraz soğuk gittiği için kimse yaylaya gelmemişti. Bizden önceki ekip gelip dinlenmiş, evlerin önündeki sundurmalarda yağmuru seyrediyordu. Hemen üzerimizdeki ıslakları çıkararak yedek kuru giysileri ve yedek ayakkabıları giydik, Arabadaki yerlerimizi alarak dönüşe geçtik. Herkes bitkin, yorgun fakat çok mutlu idi. Giden gelmez dağlarına gitmiş ve geri gelmeyi başarmıştık. Ekipte müthiş bir neşe hakimdi. Yorgunluktan zaman zaman uyuyanlar olmasına rağmen dönüşte arabada neşe içinde kalan yiyeceklerle, ikramlar ve içeceklerle kutlamalar yapıldı. Uygun yerlerde molalar verildi. Yolun sonlarına doğru ekibin geneli yorgunluktan uyuyakaldı. Kaptan bütün gün arabada kalıp dinlendiği için gayet dinç ve uyanıktı. Akşam 12.00’ye doğru Ankara’ya ulaştık. Bu güzel faaliyete katılan, yardımlaşma, paylaşım, dayanışma ve uyum örneği göstererek faaliyetin dostluk içinde, sorunsuz geçmesini sağlayan arkadaşları burada anmak isterim. 
 
Herkese sonsuz teşekkürler.
 
Mehmet Ekim
Hüsamettin Aslan
Mustafa Pehlivanoğlu
Hasan H. Kank
Coşkun Beştepe
Bahar Erol
Ali İhsan Arık
Nermin Atakul
Kadir Arık
Ramazan Yelken
Selim Öztürk
Müsaade Demirci
Hidayet Ayaz
Gülergül Aslan
Sıdıka Karaman Özdemir
Süleyman Demircan
Recep Tukaç (Toprak )
Zuhal Gurus
Süleyman Cem Ata
İrfan Bayar

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
0 kez görüntülendi. 218 kez görüntülendi. 1 yorum yapıldı.