Gazali Perspektifinden Düşünce Dünyamızın Bugünden Okunuşu

08 Şubat 2016

 

 

Üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, Anadolu çoğrafyasında yaşayan insanımızın düşünce dünyasını sürekli meşgul eden bu konuyu ele almamım temel sebebi, halen zihinsel bütünlüğümüzü sağlayamamış olmamız ve ani değişimlere karşı koyamayan  fikir hareketlerimizdir.  İnsanlığı aydınlatan İslam’la müşerref olduktan sonra, genelde tüm müslüman aydınlar, özelde  Türkler,  yeni dinin yol göstericiliğinde, kısa bir dönem içinde İslami kültürün  fikri altyapısını oluşturmak için çaba sarfetmişler, bu konuda başarılı çalışmalar yapmışlar, ortaya çıkan bu düşünsel birikim sayesinde, tüm diğer fikirlerle  mücadele etmişlerdir. Geçmişte bilime ve  tabiattaki kanunlara işaret eden ilahi mesajlara kulak veren ve bu mesajlarla tanışan düşünürler, hem bilimsel hem de felsefi alanlarda yenilikler ortaya koymuş, varlığın gayesini anlamada önemli mesafeler kat etmişlerdi. Ancak yine aynı çoğrafyada yüzyıllar sonra dünyaya gelen düşünürler ve aydınlar, aynı düşünsel gelişme seyrini devam ettirememiş, eski fikirler aşılamaz kabul edilerek, kutsallaştırılmıştır.

Zaman zaman kimi tarihi şahsiyetler ve gruplar, dönemlerindeki etkilerini de kullanarak, farklı bölgelerde ortaya çıkan fikir akımlarına, düşünce patlamalarına ‘itikadi sisteme muhalif’ argümanıyla karşı çıkmışlar, o fikirleri henüz doğmadan boğmuşlardır. Elbette ki, her yeni fikir var olan sisteme, düzene muhalif olacaktır. İslam’da Arabistan çoğrafyasında hüküm süren ceberut düzene muhalif olarak doğdu. İlahi yardım sayesinde tüm engelleri aşarak tamamlandı. Yine, aynı şekilde Avrupa'da ortaya çıkan  Rönesans hareketleri uzun asırlar mevcut sisteme karşı geldi, diyetler ödedi, zafere ulaştı.

Felsefi kültürümüzün şekillenmesinde şüphesiz Gazali’nin  etkisi çok fazladır. Özellikle Yunan tarzı felsefi geleneğimizin şekillenmesinde, kimilerine göre “sonlanması”nda, Gazali’nin felsefeye nispeten aldığı tavrın etkisi olağan üstüdür.

Gazali bir yandan Eşarici Kelam çizgisinin temel tez ve pozisyonlarını koruyup  geliştirirken, öte yandan bu çizgiye tamamen karşıt bir metafizik, bir doğa kuramı, bir evren modelini temsil eden ve artık tamamen oluşmuş olan Yeni-Platoncu-Aristotelesçi  filozoflara karşı en şiddetli eleştirilerde  bulunur. Bu metafizik, Tanrı ile evrenin aynı tözden bulunduğunu ileri süren bir panteizmi, Tanrı'nın evrene içkinliğini, evrenin zamanda ezeliliğini savunmakta, onun Tanrı'dan irade ile değil, zorunlu olarak çıktığını söylemektedir. Gazali 'Filozofların Çelişkileri' (Tahafut al-Falasifa) adlı ünlü eserinde, bu düşünce yapısını eleştirir; bunlara karşı çıkar ve tüm bu alanlarda, özellikle bilgi teorisi alanında çok modern görüşler ileri sürer. Örneğin bilimle ilgili olarak ileride Leibniz'in ortaya atacağı 'akıl hakikatleri' ayrımına benzer bir ayrım geliştirir.

Birçoklarına göre Gazali, İslam dünyasında, felsefeye ağır bir darbe vurmuş, filozoflara yönelttiği saldırılardan sonra bu çoğrafyada, felsefe gözden düşerek artık itibarını yitirmeye başlamıştır. Hatta bazıları daha ileri giderek, M.S. X. yüzyılın İslam dünyasında hüküm süren zihniyetin tarihi bakımından bir dönüm noktasını oluşturduğunu, Eşari ve Gazali gibiler bu zihniyete yeni bir yön verdirmemiş olsalardı, Türklerin, Arabların,   Galileleri, Keplerleri, Newtonları yetiştiren bir ulus olmuş olabileceklerini ileri sürer. Sorunu bu ikinci ve daha geniş boyutu içinde tartışmaya girişmeden, sadece felsefe ile ilgili cephesi bakımından ele alırsak, bu görüşün bir yönüyle yersiz, diğer bir yönüyle de yerinde olduğunu kabul edebiliriz.

Yersizdir, çünkü o döneme  etkisi ne kadar büyük olursa olsun geniş bir felsefi geleneğin bir kişinin eleştirisi ve saldırıları ile ortadan kalkmış olabileceğini düşünmek bilimsel gelişim ve tarihi olayların ortaya çıkmasındaki sebeplere uygun düşmemektedir. Yine Gazali'den sonra en azından İbni Rüşt, İbn Bacce gibi aynı felsefi anlayışı devam ettiren  filozofların ortaya çıkmış olduğunu biliyoruz. Bununla beraber ortaya atılan bu iddia bir yönüyle yerindedir. Çünkü Gazali'den sonra doğu dünyasında 'Yunan tarzında felsefe' geleneğinin bu bağımsız niteliği ile artık devam etmediğini ve önemli  temsilcilerinin ortaya çıkmadığını, düşünürlerin dini anlayıştan dolayı fikirlerini tam ifadeden çekindiklerini  görüyoruz. Bunun tek nedeninin Gazali olup olmadığı tartışılabilirse de, bu olayda hiç olmazsa aşağıda göstermeye çalışacağımız rolünden dolayı,  Gazali'nin oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği üzere Orta Çağ Batı ve Doğu toplumları, esasta din merkezli değerler sistemi etrafında biçimlenmiş toplumlardır. Bu tür toplumlarda akla dayanan etkinliklere, yani felsefe ve bilimlere meşru bir zemin, sağlam bir yer kazandırılması için, bunlarla din veya başka deyişle akılla iman arasında inandırıcı bir uzlaştırmanın gerçekleştirilmesi zorunluydu. Bunun için ya akıl ile imanın alanlarının tam bir uyum içinde birbirleriyle birleştirilmeleri veya onların etki ve nüfuz sahalarının birbirlerine ters düşmeyecek bir biçimde kesin olarak birbirlerinden ayırt edilmeleri gerekmekteydi. Batı Hristiyan dünyasında St. Thomas, bu ikinci türden bir zemin üzerinde bu uzlaştırmayı başarmıştır. O, aklın alanı ile imanın alanını birbirlerinden özenli bir şekilde ayırmış, hristiyan dininin başlıca inanç öğelerinin ispatı ve tartışılması konusunu felsefenin uğraş alanı içinden çıkarmıştır. Öte yandan bu görüşünü kendisinin en yüksek derecede bir temsilcisi olduğu hristiyan kilisesinin resmi görüşü olarak da tüm Batı dünyasına kabul ettirmeyi başarmıştır.

İslam'da ise  felsefeciler, felsefe ile dinin aslında aynı gerçeğin iki ayrı düzenin ifadeleri olduğunun altını çizerek; aralarındaki farkın sadece hitap ettikleri zümrelerin, yani filozofların hitap ettikleri 'seçkinler' ile dinin hitap ettiği zümre, yani halk veya avamın birbirlerinden farklı olmasından ötürü sadece bu kuramsal büyük varsayımla kalmamışlar, bu varsayımlarını fiilen kanıtlamak üzere İslam dininin bazı temel kavramları veya inançla ilgili öğeleri ile kendi felsefeleri arasına somut uzlaştırmalar gerçekleştirmeye de çalışmışlardır.

İşte Gazali bu noktada Farabi-İbni Sinacı, yani aslında Platon-Aristoteles-Yeni Platoncu felsefeye ve bu felsefenin ana tezlerine şu iki can alıcı noktada karşı çıkmıştır. Bu felsefe, önce, aklın Tanrı’yı ve evreni algılamakta tek modeli değildir. Aynı akıl bu felsefede temsil edildiği biçiminden farklı ve çeşitli Tanrı ve evren tasarımlarına imkan vermektedir. Öte yandan bu felsefe, ileri sürdüğü gibi, dinle tam bir uyum içinde de değildir. Tersine belli başlı noktalarda İslam'ın vahyine karşıdır. Kısaca bu felsefenin ana tezleri ile İslam'ın ana tezleri arasında tam bir örtüşmeden çok, taban tabana zıtlıklar vardır.

İbni Rüşt, 'felasife', daha doğrusu 'felsefe' adına bu iki saldırıyı karşılamaya çalışır. Ama başaramaz. Gerçekten bu önemli iki kritik sorunun inandırıcı , felsefe ve bilime bir hayat hakkı verilebilmesini sağlayıcı yönde cevaplandırılamaması, Doğu dünyasından felsefenin, yukarıda da değindiğimiz gibi artık bu nitelikleri ile, yani bağımsız bir hareket olarak varlığını devam ettirmesini tehlikeye sokar. Bundan sonra Yunan tarzında felsefe arka planda kaldığı gibi İslam'ın diğer ilimleri de kurumsallaşmaya başladığından felsefe, resmi öğretim kurumlarında yer alamaz. Kelam ve Tasavvuf karşısında fazla direnemez. Felsefeden boşalan yeri ise bu iki dinî bilim dalları doldurur.

Kelam, İslam'ın inançla ilgili öğelerini konu olarak almakta ve onları rakip her türlü teoloji veya öğretiye karşı savunma amacını gütmektedir. Bunun ise, felsefenin özgür ve eleştirici tutumuna, evreni bizzat kendisi bakımından bilme gerçeği, Aristoteles'in deyimiyle, arkasında bir çıkar duygusu taşımayan bir tavırla tanıma amacına hayli aykırı bir yaklaşımı temsil ettiği görülmektedir. Nitekim bu nitelikleri bakımından Kelam, Farabi, İbni Sina, Ebubekir Razi, İbni Rüşt gibi filozofların sürekli eleştirisine hedef olmuştur. Ünlü Yahudi filozofu Maymonides, filozofların Kelam’a yönelttikleri bu eleştiriyi özellikle Eşarici doğa felsefesi ile ilgili olarak çok çarpıcı bir biçimde dile getirir. Ona göre filozoflar varlığa tarafsız, nesnel ve özgür bir biçimde yaklaşarak onun ne biçimde olduğunu bilmek isteyen insanlardır. Oysa Kelamcılar felsefeye tamamen ters düşen bir anlayışla evrenin ne tür bir oluşumla varlığı ile değil, ne biçimde olması gerektiği ile uğraşan insanlardır. Çünkü onlar başlangıçta ortaya konmuş birtakım ilkeleri hareket noktası olarak alırlar, sonra bu ilkelere uygun olarak evrenin ne şekilde olması gerektiğini incelerler.

Kelam ve Felsefe arasındaki bu bilgileri aktardıktan sonra Farabi ve benzer filozofların yöntem olarak kullanmayı ihtiyaç olarak gördükleri ‘felsefi savunma girişimlerine’ geçebiliriz.

Farabi ortaya koyduğu felsefi argümanlarında kendince ‘felsefi bir İslam savunmasına’ soyunmuş görünüyor. Fakat onunki,  kelamcılarınkinden farklı olarak felsefi bir mahiyette tezahür ediyor. Bu noktada İbni Rüşd'ün de dediği gibi Gazali’nin şiddetli muhalefeti doğrusu insanı şaşırtmaktadır. Çünkü karşı çıkılacağına, Farabi çizgisi, tam tersi inkarcı ateistlere karşı İslâm düşüncesini onların diliyle savunma girişimi olarak görülmeliydi.

Farabi'nin bu savunmayı yaparken kullandığı ana malzeme olan Yunan düşüncesiyle ilişkisine gelince; Farabi "Denize düşen yılana sarılır" hesabı, can havliyle bu düşünceye sarılmış değildir. Aristo'ya ve Eflatun'a derin bir güveni ve hayranlığı vardır, bu doğru, ama işine gelmeyen yerler de de onları rahatlıkla tenkit edebilmekte, kimi fikirlerini kabule yanaşmamaktadır. Örneğin varlıkları kategorize ederken "zorunlu-mümkün" ayrımı yapmakta fakat Aristo'da görülen varlığın birinci zorunlu kategorisi "tabiat" görüşünün yerini değiştirerek ikinci kategoriye almakta ve Allah'ı birinci kategoriye yerleştirmektedir. Aristo'nun "yapıcı tanrısı" yerine "sudur yoluyla yaratıcı tanrı" fikrini' savunmaktadır. Böylece sudur görüşüyle vardan var olma, yaratıcılık özelliğiyle de yoktan yaratma fikrini uzlaştırmış olacak ve ne "üstad" Aristo'yu küstürmüş ne de "dindaş'' Gazaliyi kızdırmış olacaktır. Olsa olsa "Dehri" İbni Ravendi'ye kendince esaslı bir cevap vermiş olacaktır. Fakat buna rağmen Farabi'nin bu uzlaştırma girişiminden hiç birinin de memnun olmadığı görülecektir. Keza aynı şey nübüvvet ve ahiret inançlarını temellendirmede de söz konusudur. Peygamber'in güçlü bir muhayyile geliştirerek faal akılla (cebrail) temasa geçmesi ve ondan "vahiy" alması, Aristo'nun hiç de kabul edebileceği bir şey değildir.

Görüleceği üzere, felsefi metotla Kelami metod arasında öne sürdükleri argümanlar noktasında farklılıklar vardır. Gazali ortaya koyduğu eleştirilerde bunları göz önünde bulundurmuş olsaydı, kanaatimce kendi dünyamız adına daha faydalı bir yol seçmiş olurdu.

Aynı şekilde,  günümüz aydın ve bilim adamları da eleştirilerinde, eleştiri yapılan bilim alanının özel durumlarını göz önünde bulundurmak zorundalar. Aksi takdirde hep netice ‘bana göre’ hesabıyla olacaktır. Oysa bilim tarihimizde sahip olduğumuz her satır çok zor  ve uzun gayretler sonucu oluşmuştur. Bunları sadece ‘bana göre’ kanaatıyla görmezlikten gelemeyiz, yok sayamayız.