İbn Haldun ve Laik Devletin Sessiz Mantığı

23 Ocak 2026

Giriş

İran birkez daha karıştı. Öyle anlaşılıyor ki, bu ne ilk ne de son karışıklık olacak, eğer rejim bunu da atlatırsa. İran'daki teokratik düzen ayakta kalabilir mi, yoksa taşıdığı iç çelişkiler nedeniyle yıkılmaya mı mahkum? Bu konuda bugün her görüşten ses ve her kalemden yazıya rastlıyoruz.  Onun için bu yazıda biz modern çağların kafa karışıklığının etrafından dolaşarak klasik çağların bir büyük müslüman düşünürüne müracat etmek istedik: İbn Haldun (1332-1406). 

 

Bölüm 1: Mukaddime’den bugüne, din–siyaset ayrımının erken bir savunusu

İbn Haldun denince çoğu kişinin aklına “asabiyet”, devletlerin yükselişi ve çöküşü ya da tarih felsefesi gelir. Oysa Mukaddime dikkatle okunduğunda, bugün “laik devlet” diye adlandırdığımız fikre şaşırtıcı derecede yakın bir siyaset anlayışının da bu metinde filizlendiği görülür. İbn Haldun modern anlamda bir laiklik savunucusu değildir; fakat din adamlarının devleti yönetmemesi gerektiğine dair gerekçeleri, bugünkü laikliğin mantıksal çekirdeğini açık biçimde ortaya koyar.

 

Din ayrı bir alan, siyaset ayrı bir alan

İbn Haldun’un temel çıkış noktası şudur: Devlet, ahlâkî bir idealin değil, toplumsal zorunlulukların ürünüdür. İnsanlar birlikte yaşamak zorundadır; birlikte yaşamak ise düzen, otorite ve yaptırım gerektirir. Bu düzeni ayakta tutan şey dinî bilgi değil, güç ilişkileri, asabiyet, tecrübe ve dengedir.

Din ise başka bir alana aittir. Din, insanın öte dünya ile ilişkisini düzenler; ahlâk üretir, anlam ve sınır çizer. Bu iki alanın mantıkları farklıdır. İbn Haldun’a göre sorun, bu iki alanın birbirine karıştırılmasıyla başlar.

 

Neden din adamları iyi siyasetçi olmaz?

İbn Haldun’un ulema hakkındaki eleştirisi serttir ama sistematiktir. Ona göre âlimler:

  • Küllî (genel) düşünürler. Hukuk ve ilim, soyut ilkelerle çalışır.
  • Kıyas ve analojiye dayanırlar. Bir durumu başka bir duruma benzeterek hüküm verirler.
  • “Olması gereken”e odaklanırlar, “olan”a değil.

Oysa siyaset tam tersini ister. Siyaset tekil olaylarla, benzersiz krizlerle, kişilere ve zamana göre değişen güç dengeleriyle ilgilenir. Bu yüzden İbn Haldun, âlimlerin hükümdarlara verdikleri siyasal öğütlerin çoğu zaman yanıltıcı olduğunu söyler. İyi siyasal akıl, teorik derinlikten değil; hayat tecrübesi, sağduyu ve bağlam sezgisinden doğar. Bu nedenle en isabetli siyasal tavsiyelerin, “orta zekâlı ama tecrübeli sıradan insanlardan” geldiğini özellikle vurgular.

Bu tespit, modern kulağa kışkırtıcı gelse de İbn Haldun’un amacı entelektüel karşıtlığı değil, alan ayrımını savunmaktır.

 

Din siyasete girince ne olur?

İbn Haldun’a göre din adamlarının devlet işlerine karışması iki sonuç doğurur ve ikisi de olumsuzdur:

  1. Din siyasallaşır. Fetvalar iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenmeye başlar.
  2. Siyaset kutsallaşır. Devlet eleştirilemez hâle gelir.

Bu durum hem dini hem devleti yıpratır. Din, iktidarın meşruiyet aparatına dönüşür; devlet ise hesap vermez olur. İbn Haldun’un tarihsel gözlemi nettir: Devletler zayıfladıkça dine daha fazla yaslanır. Bu, bir güçlenme işareti değil, çöküş belirtisidir.

 

Peki İbn Haldun teokrasiye tamamen karşı mı?

Hayır. İbn Haldun, İslam’ın ilk dönemini bir istisna olarak görür. Peygamber dönemi ve hemen sonrasındaki dört halife dönemi, ona göre doğrudan ilahî müdahalenin söz konusu olduğu olağanüstü bir dönemdir. Ancak bu durum tarihte tekrar edilemez. Bu nedenle erken dönem teokrasisini sonraki yüzyıllara model olarak taşımak, İbn Haldun’a göre tarih bilgisinin inkârıdır.

Onun yaptığı şey, kutsal bir geçmişi idealize etmek değil; dünyevî siyasetin nasıl işlediğini soğukkanlılıkla analiz etmektir.

 

Sessiz bir laiklik savunusu

İbn Haldun “laik devlet” terimini kullanmaz. Kaldı ki, bu ve benzeri siyasi tabirler kendinden dört yüzyıl sonra ortaya çıkmıştır. Ama şu ilkeleri açıkça savunur:

  • Devletin meşruiyeti bu dünyaya aittir.
  • Siyaset, beşerî akıl ve tecrübe ile yürütülmelidir.
  • Din, devleti yönetmez; sınırlar ve denetler.
  • Din adamları iktidarın parçası değil, dışsal ahlâkî referansı olmalıdır.

Bu çerçeve, modern laikliğin özüne çok yakındır: Din ile devletin düşmanlığı değil, işlevsel ayrılığı.

 

Bugün neden hâlâ önemli?

İbn Haldun’un uyarıları, yalnızca Ortaçağ İslam dünyasına değil, günümüze de seslenir. Din adına konuşan siyasetçilerin arttığı, siyasetin kutsallaştırıldığı her toplumda aynı riskler ortaya çıkar: Hesap vermezlik, dogmatizm ve çürüme.

İbn Haldun’un dehası şuradadır: O, dini dışlamadan dünyevî siyasetin kurallarını savunur. Bu yönüyle ne katı bir sekülaristtir ne de teokrat. Ama şunu çok iyi bilir: Din adamlarının devleti yönettiği yerde ne din güvende olur ne devlet.

Belki de bu yüzden, aradan altı yüzyıl geçmesine rağmen Mukaddime hâlâ rahatsız edici derecede günceldir.

 

Bölüm 2: Laiklik, Hıristiyanlık ve İslam'a Dair.. 

Ülkemizde din ve siyaset ilişkisi her tartışıldığında Hıristiyanlığın daha doğuştan din-devlet ayrımına yatkın bir din olduğu, bireysel bir ahlak vazettiği,  İslam'da ise durumun farklı olduğu, bireysel ahlakın yanısıra toplumsal kurallar vazettiği ve bunun için siyasal iktidarın şart olduğu iddia edilir. Gerçekten de İncil'de geçen "Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya ödeyin.." (Matta 22:21) daha baştan din ile devlet arasına bir ayrım koyuyor gibidir: Tanrı'nın hakkı O'na ibadet ve emirlerine itaat, Sezar'ın hakkı devlete itaat, vergilerini ödeme ve devletin selameti için dua etmektir. Yani bir Hıristiyan, biri yerde biri gökte iki efendiye hizmet eder görünmektedir. 

Ne var ki, dinin toplumda yayılış süreci ilerleyip hükümdar da Hıristiyan olduğunda Hıristiyan halktan istenen Tanrı'ya itaat Hıristiyan Sezar'dan da istenir; yani ortada emirleri dinlenen tek Efendi kalır; hem halk hem de devlet katında!.. 

Öte yandan, varsayalım ki, saf bireysel ve saf toplumsal dinler ayrımı vardır.. Bireysel dinler sadece bireysel ahlak, toplumsal dinler bireysel + toplumsal kurallar vazeder. Peki bireysel ahlak vazeden bir dinin inananları bir toplumda çoğunluk haline gelirse ne olur? Cevap: O ahlak o toplumun örfü haline gelir. Örf de kaçınılmaz biçimde yasaları, siyaseti, devleti etkiler. 

Ve bu Hıristiyanlık tarihinde hep böyle oldu:

9. y.y.da Rheims piskoposu Hinckmar şöyle yazıyordu: "Bırakın, isterlerse kendilerini dünyevi kanunlara ya da insan adetlerine dayanarak savunsunlar. Ama Hıristiyan iseler bilsinler ki, ahiret gününde Roma, Gal ya da Gundobiya kanunlarına göre değil, kutsal Havari kanunlarına

göre yargılanacaklardır. Hıristiyan devletinde kanunlar bile Hıristiyan kanunları olmalı, yani Hıristiyanlığa uygun ve onunla tutarlı olmalıdırlar."

1153'te Salisbury'li John ise kilise kanunlarının diğer kanunlara üstünlüğünden şöyle söz ediyor: "Çünkü kutsal kanunlarla ilgili ve onları yürütmekle yükümlü her makam aslında dini bir makamdır, ama görevi suçları cezalandırmak olanlar, buna göre de celladın kişiliğinde temsil olunanlar, bunların zelil olanlarıdır." Burada dini-dünyevi hukuk ayrımına rastlamıyoruz. Çünkü Tanrı'nın hükmü toplumda, kilisede ve devlette, kısaca her yerde hakim idi!

Hıristiyan Bizans'ın inanmış hükümdarı olarak Jüstinyen'den de biraz bahsetmek gerekiyor (MS. 5.-6. yy.lar). Jüstinyen'in (Iustinianos) en büyük ve sürekli eseri Roma hukukunun kodeks (külliyat) haline getirilmesidir. Codex lustinianus Roma hukukunu derleyerek daha önceki kodekslerin ulaşamadığı bir şöhrete erişmiştir. Merkezi hükümet için Roma hukuku kodifikasyonu ile yeknasak bir hukuk temeli sağlanmış oluyordu. Kodeks üstün bir düşünce açıklığı ve icaz ile kaleme alınmış olup; kamu hayatı ve özel hayat, devlet ile fert ilişkileri, aile hayatı, vatandaşların birbirleriyle ticari ve mülki ilişkileri düzenlenmektedir. Buna rağmen kodeks eski hukukun bir tekrarı değildir. Hukuki gelenekte uygun kısaltmalar yapılmış, hükümler zamanın toplumsal yaşantısına ve Hıristiyan hayatıyla Hellen doğunun örf ve adetine uydurmak üzere düzenlenmiştir. Aile hukukunda Hıristiyan inanışları daha insani birtakım yenilikler getirirken, Hıristivanlığın inhisarcı doğması diğer inanç sahiplerinin hukukunu ezmiştir, Jüstinyen kodeksi bütün insanların özgürlüğünü ve eşitliğini ilan ederken "doğru inançtan" sapanlara karşı öngördüğü tedbirler Avrupa'da Ortaçağ kilisesinin "sapık inançlılara" karşı sürdürdüğü mücadeleye (engizisyon) hukuki temellerden birini oluşturacaktır. 

Görüldüğü gibi, modern hukukun temelini oluşturduğu kabul edilen Ortaçağ Roma hukuku yarı dini bir külliyat idi. İslam'daki klasik "şeriat" külliyatı ile Jüstinyen kodeksi karşılaştırması ilginç sonuçlar verebilir! Tüm bunları söylememizden amaç "saf bireysel" veya "laikliğe yatkın" veya "apolitik" bir din olmaması, tüm dinlerin er ya da geç toplumsallaşması ve siyasallaşmasıdır; Hıristiyanlık da İslam da böyledir. Ama konumuz burada bitmedi. Konumuz İbn Haldun'un incelediği siyaset-din ayrımına daha yeni geldi. 


Bölüm 3: Dinler Siyasallaşır; Peki Siyaset Dine Teslim Edilir Mi?


Buraya kadar vardığımız nokta şudur:
Ne Hıristiyanlık ne de İslam “doğuştan laik” ya da “doğuştan teokratik” değildir. Her din, toplumsallaştığı anda siyasetin alanına girer. İnananların ahlâkı örfe, örf hukuka, hukuk da devlete sızar. Bu, tarihsel bir zorunluluktur.


O hâlde soru şudur:

Din siyasete girdiğinde siyaseti kim yönetir?
Teolojik akıl mı, dünyevî akıl mı?

İşte İbn Haldun’un farkı tam da burada başlar. İbn Haldun, dinin toplumdan dışlanmasını savunmaz. Ama siyasetin dinî akla teslim edilmesini de reddeder. Çünkü ona göre dinî akıl ile siyasal akıl aynı şey değildir; hatta çoğu zaman birbirine zararlıdır.

Teolojik akıl ile siyasal akıl arasındaki çatışmada İbn Haldun’un temel sezgisi şudur:
Din, mutlak doğru ile ilgilenir.
Siyaset ise göreli denge ile.

Teoloji “hakikat” sorusunu sorar: Ne doğrudur?
Siyaset “istikrar” sorusunu sorar: Ne mümkündür?

Teolojik düşünce, ilkelerden hareket eder; taviz vermez.
Siyasal düşünce, sonuçlara bakar; uzlaşır, ertelemeyi bilir, geri adım atar.

Bu yüzden İbn Haldun’a göre din adamı, siyasetin tabiatını yanlış okur. Çünkü siyaset ahlâkın saf uygulanışı değil, güçlerin yönetimidir. Din adamı gücü küçümser; ama siyaset gücü yok sayarak ayakta kalamaz. Bu noktada İbn Haldun’un tespiti radikaldir: Dini siyasal iktidarın merkezine koymak, dini yüceltmez; onu araçsallaştırır. 

Dinle yönetilen devlet neden uzun ömürlü olmaz? İbn Haldun’un tarih okumaları, din temelli siyasal düzenlerin iki açmazda sıkıştığını gösterir:

  • Din, iktidarın dili hâline gelir. Bu durumda her siyasal karar “ilahi irade” adına alınır. Muhalefet, sadece siyasal değil, ahlâkî ve dinî bir suç hâline gelir! 

    (Nitekim İran'da muhalif gösterilere katılarak tutuklananlar "yeryüzünde fesat çıkarmak" ile suçlandılar. Fesat çıkaranların yakıp yıkanlar olduğu, gösterilere katılıp sırf protesto edenlerin ayrı olduğu iddia edilmişse de bunun nasıl ayrıldığı konusunda herkesi tatmin edecek objektif kriterler bulamıyoruz.  Oysa hukuk objektif olmak zorundadır). 
     
  • İktidar, dinin koruyucusu rolüne bürünür. Devlet kendini eleştiriden muaf sayar. Çünkü eleştiri artık sadece devlete değil, dine ve Tanrı'ya yönelmiş sayılır. Bu çift yönlü kutsallaştırma, kısa vadede itaati artırır; uzun vadede ise devleti çürütür. Çünkü hatalar düzeltilemez hâle gelir. İbn Haldun’un meşhur döngüsü burada işler: Asabiyet çözülür, iktidar sertleşir, din daha çok kullanılır ve çöküş hızlanır! Bu yüzden dinle yönetilen devlet, paradoksal biçimde dine de zarar verir. 
    İbn Haldun’un asıl önerisi: Alanların hiyerarşisi değil, ayrılığıdır.

    Burada önemli bir nokta var: İbn Haldun dinin siyasete üstün olmasını da, siyasetin dine üstün olmasını da savunmaz. Onun önerisi, alanların işlevsel ayrılığıdır. Din, siyaset için ahlâkî bir ufuk çizer ama karar vermez. Siyaset, din adına konuşmaz ama onunla çatışmaz. Devlet, kutsal değildir; hesap verebilir olmak zorundadır. Din, iktidarın aparatı değil; toplumun vicdanıdır.

    Bu, modern anlamda bir “laiklik manifestosu” değildir. Ama modern laikliğin neden ortaya çıktığını açıklayan en berrak tarihsel fikirlerden biridir.
     

Bugüne Dönüş: Teokrasi Mi, Laiklik Mi?

Bugün din–siyaset tartışmaları çoğu zaman yanlış bir eksende yürütülüyor:

“İslam laikliğe uygun mu?” ya da “Hıristiyanlık zaten laik değil mi?” gibi. İbn Haldun bu soruları anlamsız bulurdu. Çünkü onun için mesele dinlerin özü değil, iktidarın işleyişidir. Bir ülke, ister Hıristiyan ister Müslüman olsun, eğer siyaset teolojik mutlaklığa yaslanıyorsa, eleştiri bastırılıyor, hesap sorulamıyor ve güç denetlenemiyorsa, orada İbn Haldun’un deyimiyle çöküş başlamıştır.

Bu yüzden Mukaddime, yalnızca geçmişi anlatmaz. Geleceği de anlatmıştır!


"Bünyan-ı Mersus" ya da "Duvardan Önce Tuğla"

Tarih şahittir ki, iktidara tutkun olan her din sonunda iktidarın "saray gözdesi" haline dönüşür ve itibarını, daha sonra da inananlarını kaybeder. Bu kuralın istisnası yoktur.

O halde dinler kişinin yüreğinde mi kapalı kalmalıdır? Hayır, dinler sosyal kurumlardır. Bir din inanan kişinin ahlakını değiştirdikçe ve bu dine inanan kişiler bir toplumda çoğaldıkça o kişilerin ahlakı giderek o toplumun örfü haline dönüşür.

Tabi ki siyaset ve iktidar da bundan kaçınılmaz şekilde etkilenir. Dinin belki tek meşru ve doğal toplumsallaşması bu usulledir: Sağlam toplum için sağlam kişiler yetiştirmek, ya da Kuran’i tabirle "sağlam duvar" (bünyan-ı mersus) için önce sağlam tuğlalar pişirmek.

 

Yani duvardan önce tuğla.

Çamurdan tuğlalardan yükselttiğiniz duvar ilk yağmurda yıkılır, ne kadar ustaca örerseniz örün. 

Tarih gösteriyor ki, İslam çoğu zaman iktidardan görece uzak ve sivil halk yığınları arasında kaldığı dönemlerde hem kendi özgürlüğünü koruyabilmiş, hem de özgürleştirici bir dil üretebilmiştir. 

İslam tarihi boyunca iki ayrı ekol "iktidar İslamı" (medrese) ve "halk İslamı" (tasavvuf) birbirinden ayrı ve sıksık birbiriyle çatışan iki damar halinde yaşamıştır. Tarih boyunca medresenin müslüman yaptığı kişilere pek rastlanmaz (ihtida); ama geniş halk kitleleri Tasavvuf'un harlı soluğuyla fevc fevc İslam'a girmişler; medrese ancak ondan sonra devreye girmiş; bu İslamlaşmış kitleleri kurallar ve ilkeler vazederek kendine ve temsil ettiği siyasi otoriteye bağlamaya çalışmıştır. Osmanlıda Bektaşilik gibi ikisinin karması akımlara da rastlamak mümkündür. 

Genel bir kural olarak, ilk 200 yılın kılıçla fetihler dönemi hariç İslam dünyanın diğer beldelerine, İran'a ve Anadolu'ya (İran'ın ve Anadolu'nun müslümanlarca fethi ve sonra İslamlaşması farklı tarihlerdedir), Orta Asya'ya, Hint'e, Uzak Doğu'ya, Balkanlar - Kafkaslara ve Kara Afrika'ya sözünden başka kudreti olmayan fakir ve aşk ehli Sufi dervişleri kanalıyla girmiş; geniş halk kitleleri her beldede Sufi dergahı etrafında toplanarak İslam'ın ruhundan ilk lezzetleri tatmışlar ve bu yeni dine bağlanmışlardır. Hak ehlinin sözünden başka bir gücü yoktur; ne zaman ki ele kamçı alır, o söz en doğrusu olsa da dinlenmez ve herkes yanından kaçar. 

Sonuçta İbn Haldun’un bize söylediği şey basittir ama serttir:
Devleti kurtarmak için dini, dini kurtarmak için de devleti yönetmeye kalkarsanız, sonunda ikisini birden kaybedersiniz.
Laiklik bir inanç meselesi değil, bir iktidar terbiyesidir. 
 


Kaynaklar: (İnternet kaynakları için 21.01.2026 tarihi esastır)

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.