Bir meseleye bakarken bazen ayrıntılardan koparıp iki seçeneğe düşürürüz. Bu iki seçenek bir çok gerçekliğin üstünü kapatır. Farkında olmadan iki yanlıştan birini seçmek gibi zorunluluk hissederiz.
Devlet yönetiminde hep kurallar egemen olmalı şeklindeki bir anlayış katı bir şekilde uygulandığında insan iradesini ve inisiyatifini bertaraf eder. İşlerin düzenli olması için konulmuş kurallar, değişen durumlarda insan iradesini devre dışı bırakabileceğinden, işlerde tıkanma meydana gelebilir.
Bir fıkra anlatılır:
Görevi gereği bir köye giden orta düzeyde bir bürokrat bir bataklığa saplanır. Köylüden yardım ister.
Köylü: “Bulunduğumuz yer bir hazine arazisi. Hazineden birşey almak, koparmak suçtur. Ben kuralı çiğneyemem. Ben. Muhtara söyleyim. Muhtar kaymakama söylesin, Kaymakam mal müdürüne bildirsin. Mal müdürü itfaiyeye talimat versin. O da gelip seni kurtarsın, der.
Bürokrat, “Ama o zamana kadar ben ölürüm.” Der.
Köylü: “Ben sana ölmezsin demiyorum. Ben mevzuatı çiğneyemeyeceğimi söylüyorum. Bu şekilde ölsen bile mevzuata uygun olarak ölürsün”der.
Devlet yönetiminde aşırı mevzuatçılık ve bürokrasi hep eleştirilmiştir. Roma Cermen hukukunun önemli bir karakteristiği aşırı kuralcı olmasıdır. Bu hukuk anlayışı insan iradesi, ahlakı ve kararından ziyade kurallara güvenir. Bunun şöyle bir yan etkisi vardır. Hayat, değişken ve geniştir, kurallar; sınırlı ve katıdır. Bu nedenle sürekli sorunlar yaşanır. Diğer taraftan bu hukuk sisteminde kuralları aşacak bir gücünüz varsa ve ihlal sonucu yakalanmazsanız bir sorun yaşamazsınız.
Krallık ya da monarşik düzende ise yetkiler tek elde toplanır. Kuralın yerini kral alır. Ancak kral her yere yetişemeyeceği için mağdurlar doğar.
Konunun açıklığa kavuşması açısından David Coks tarafından kaleme alınan “Yaratıcı Düşünme” kitabında şöyle bir anekdotu aktarmak istiyorum.
“Jacques Nasser, Ford’da yeni bir kıdemli role atandığı zaman hemen problemlerin kaynağını anlamak için o zamanlar sorunlu olan Avrupa işletmesinde bir tura çıktı. Ziyaret ettiği her yerde problemlerin tamamen ayrıntılı ve dürüst bir şekilde açıklanması konusunda ısrar etti.
Diğer tesislerdeki bitmek bilmeyen işe yaramaz sunumlara tahammül eden Nasser'i bir gün şirketin yüzme havuzuna götürdüler. Üst düzey yöneticilerin etrafında toplanmışlardı.
Verilen bir işaret üzerine ekiptekilerin biri havuzun içine itildi. Adam “yüzemiyorum... yüzemiyorum...” diye bağırarak kollarını sağa sola sallamaya başladı. Nasser dehşete kapıldı ama sonra grup koro halinde “McKinsey’yi çağırın! McKinsey’yi çağırın!” diye bağırdı.
Bu, büyük kararların hepsi tesis dışında verildiği için yöneticilerin hissettikleri yetkisiz kılınmanın kısa ve öz bir gösterisiydi.”
Eğer yetkiler dağıtılmazsa ve insana güvenilmezse ister kural olsun, ister kral olsun bunun acı sonuçları olur.
Kralları Tanrı tarafından seçilmiş kutsal kişiler olarak düşünmek, en doğru kararı onun vereceğini kabul etmek ve kralların verdiği kararlardan sorumsuz olduklarına inanmak yanıltıcı bir durumdur. Böyle bir anlayışın sonucunda herkes her konuda kraldan karar ve uygulama bekleyecektir. Her şeyin kralın kontrolünde ve hükmünde olduğunu kabul etmek ona Tanrı rolü vermek anlamına gelir. Bir beşer olarak kral asla bunu gerçekleştiremeyecektir. Ancak büyük felaketlerle kralın bir beşer olduğu ortaya çıkabilir, toplum ise inançlarının ne kadar yanlış olduğunu fark edebilir.
Kral toplum nezdinde insan üstü görülünce en doğru kararı kendisinin vereceğini düşünür, kimsenin kendisine karşı çıkmasını kabullenmez. Zaten kimse de karşı çıkamaz. Kral kendisinden başka kimsenin üstünlüğünü kabul etmez.
Moskova’da Kızılmeydan’daki Kremlin sarayını yapan mimara Rus Çarı takdir ve tebriklerini ifade ederken sorar: “Sen bundan daha iyisini yapabilir misin?” O “Elbette yapabilirim.” cevabını verince kellesini vurdurur. Kendi adına yapılan bu eseri gölgede bırakacak bir eser yapmayı düşünmek Çar’a karşı işlenebilecek en büyük suçtur.
Hz. Ömer hiç mağlubiyeti olmayan meşhur komutan Halid b. Velid’i hiçbir suçu yokken sırf insanlar kurtuluşu, zaferi ondan bilmeye başladılar. Ve ordunun başında “Halid varsa zafer kesindir” diyorlar diye onu komutanlıktan azletmişti. Çünkü bu durumun hem Halid hem de halk tarafından inançta bir sapmaya yol açması söz konusuydu.
Peki ne kural ne kral derken bir başka seçenek var mıdır? İnsan odaklı bir yönetim. olmalı. İnsana güven olmalı. Yönetim kişisel değil, ilkesel olmalı ama katı bir kuralcılık olmamalıdır.. Hukuk kurallarının temeli adalete dayanmalı. Devlette temel ilke ise ehliyet liyakat, adalet ve istişare olmalıdır. Böyle bir rejimin adına ister taş ister tuğla diyelim bir önemi yok.
Yeni yorum ekle