Amerika’nın İmparatorluk Hayali: Bir Çöküşün Hikayesi

06 Nisan 2026

İmparatorluklar tarihidir. Yaşadığı düşünülenler ise semboliktir. Bir ülkenin, kendini inkâr edercesine modern bir imparatorluk gibi davranmaya çalışması ise absürt bir durumdur. Amerika Birleşik Devletleri, kendi ifadesiyle “Birleşik Devletler”, bir imparatorluk olmaya çalışırsa, bunun elbette bir maliyeti olacaktır.

Osmanlı, devasa bir güç kullanma kapasitesine sahip bir imparatorluk iken, Viyana önünde başlayan geri çekilmeleriyle tarih sahnesinden ayrılmak zorunda kaldı. Bunu, Alman İmparatorluğu’nu kurmaya çalışan Hitler için de söyleyebiliriz. Yenilmez sanılan ordularıyla bütün Avrupa kıtasını işgal etmiş, ancak öldükten onlarca yıl sonra bile lanetle anılmıştır. Hitler, ilk olarak Polonya’ya saldırmış ve Polonya’dan sonra asıl gitmek istediği yer, köklerini aradığı Orta Asya olmuştur. “Kutsal Alman ırkını” yaratmaya çalışırken ülkesini mezarlığa çevirmiştir.

Amerika, “Özgürlük Bildirgesi”ni ( 1776 ) yazmış ve köleliğin yasaklanmasını (1806) sağlayan ilk toplum olmak gibi önemli ünler kazanmıştır.

Kanlı bir iç savaşın ardından göçmenler tarafından kurulan bir devlet olmasına rağmen, hâlâ imparatorluk hayalleri kurmaktadır.

Bu durum hayli ilginçtir. Bu, rasyonel bir akılla izah edilecek bir durum değildir.

Amerika’nın çılgınca hareketlerinin ardında kapitalizmin paylaşım krizi olabilir. Kapitalizm, ruhu gereği paylaşım krizlerini büyütmektedir. Amerika’nın petrol içen bir canavar oluşu da kapitalizmin ayrı bir problemidir. Bu üretimin yegâne merkezi olma iddiası ve paylaşım krizleri, elbette Amerika’yı vurmaya devam edecektir. Trump taraftarlarının övünç kaynağı olan, bir çeşit Amerikan ülküsü gibi sunulan “Make America Great Again (Amerika’yı Yeniden Harika Yap)” sloganı çökmeye mecburdur.

Image

Halkı tarafından sevilmeyen ve küresel vicdanlarda bir sızı gibi duran Maduro’nun Amerika sınırları içinde yargılanması bile, Amerika açısından bir sorundur. Üstelik bunun yöntemi de oldukça sert ve tartışmalıdır. Bu sorun, kamuoyu tarafından anlaşılıyor mu bilinmemektedir. Maduro olayının olumsuz etkilerini, gelecekteki Amerikan toplumu bedel ödeyerek anlayacaktır. Venezuela dosyası, şu an kâğıt üzerinde orta ve uzun vadede bir Amerikan kazanımı gibi görünebilir. Oysa Amerika, şu an Venezuela’da kendine uygun bir yönetim dahi oluşturamamıştır. Venezuela petrolü, yoğun bir petrol yapısına sahiptir. Amerika, Venezuela’ya yatırım yapmak zorundadır. Fakat Trump gibi birinin geleceğini öngöremeyen Amerika sermayesi, hâlihazırda Venezuela’ya yatırım yapmaya yanaşmamaktadır.

Ayrıca, dokuz milyon insanın katıldığı “Kral’a Hayır” gösterilerinin varlığı bir tarafa, kabinesi içinde JD Vance ile ters düştüğü ortadadır. Adalet bakanını, genelkurmay başkanını ve kuvvet komutanlarını, Trump’ın görevden alışı herhâlde bir zafer nedeniyle olmamıştır. Paul Kennedy, “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşleri” eserini bugün yazıyor olsaydı, Amerika’nın çöküşünün başlangıcına da yer verebilirdi diye düşünüyorum. 

Venezuela, bu çöküşün kanımca ilk resmiydi. Uluslararası hukuk açısından, söyleminden vurulan başka hangi ülke olmuştur? Kendi ürettiği değerleri yok sayan hangi ülke, medeniyet sahasında özgüvenle “ben varım” diyebilir? Amerika, son büyük hatasını İran’da kullanarak elinde hiçbir koz bırakmamıştır. Belki yine dünyaya hamburger satmak, kola götürmek isteyecektir. Bunun daha az riskli olduğunu düşünecektir. Ama bütün bunlar için çok geç kalmış olabilir.

İran’ı, kendi deyimleriyle “taş devrine” döndürdüklerinde, Amerika içmeye can attığı o petrolü nasıl çıkaracaktır? İran, kendi ulusal çıkarlarını bir intihar malzemesi yapmayacağına göre ve %60’ı doğal bir set görevi gören Zagros Dağları’nı Amerika  aşarak nasıl bir İran inşa edebilecektir? Zagros Dağları’na hem tepedeki zirvelerinden hem de yer altından nasıl sahip olmayı düşünmektedir? Bunu düşünmek için coğrafya ya da topoğrafya bilmek bile yeterli olmayacaktır. İran’a sahip olma işini Amerika İsrail’e havale edebilir mi? İsrail bu işgali, bıraksanız ülkeyi hemen terk edecek nüfusuyla mı başaracaktır? Körfez ülkelerinin halkları uyanmaya başladığında, Amerika kendine nasıl müttefikler bulacaktır? Yıpranmış, kendine bağlı liderler, ne kadar daha ülkelerinin başında kalabilir? Yorulan halklar, bu liderleri Amerika’ya rağmen daha ne kadar taşıyabilir? Trump ergen tavırlarıyla bir küs, bir barışık olduğu NATO’dan aradığı desteği bulabilecek midir?  Tüm bu sorular, Amerika’nın planlarını ne kadar sürdürebilir kılıyor? Bunu ancak yaşayarak öğreneceğiz.

Bu arada, değerli dostlar, konu ile ilgili yazılara devam edeceğim.

Düşünmekle kalınız.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.