Feleğe Kahretmemiz Doğru mu ?

29 Nisan 2020

Bugün Halil Atılgan hocamla telefonda sohbet ettik. Halil Atılgan TRT Türkü’de “Türkü Deryasında Bir Damla” isimli programın hazırlayıcı ve sunucusudur. Programında türkülerdeki  söz yanlışlıkları, sakatlıkları, haksız sahiplenmeleri de işlemektedir. Sohbet esnasında felek kelimesinin bazı türkülerde yanlış bir şekilde kullanıldığını anlattı, türkülerden örnekler verdi. Bu konu üzerine detaylı çalıştığını anlattı.

Ben de çok sık kullandığımız felek kelimesinin hayatımızda ne kadar çok yer aldığını düşündüm. Bunun üzerine düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Yıldızların döner küresi anlamına gelen felek Arapça kökenli bir kelimedir. Yıldızları deveran eden gök anlamındadır. TDK sözlüğünde “gökyüzü, sema” “Dünya, âlem” “Talih, baht, şans” olarak açıklanmıştır.

Günlük dilde “felekten bir gece çalmak” “feleğe küsmek” “feleğin çemberinden geçmek” “feleği şaşmak” “felek kimine kavun yedirir kimine kelek” “Felekten kâm almak” “” feleği şaşmak deyimlerini kullanırız.

Bazen de “kahpe felek” “zalim felek” “kambur felek” diyerek feleğe kahrederiz.

Kadim kültürlerde gökteki dönen cisimler yani felek bir çeşit tanrı olarak algılanmıştır. Onun için felek  kişiye hem yar olabilir hem de felek zalim olabilir.

Yıldız falı dediğimiz burçların kökeni de aynı anlayışa dayanmaktadır.

M.Ö 4. yüzyılda Arabistan’da yaşayan Nebatiler gök cisimlerine tapıyorlardı. Sonrasında da Arap toplumunda o inancın etkisi devam etmiştir. Nebatiler gök cisimlerini Tanrı olarak görüyorlardı. Astroloji dedikleri burçlarla ilgili inançlar bu gök tanrılarla ilgilidir. Nebatiler feleklerin (yıldızların) kişilerdeki karakteri ve kaderi tayin ettiğine inanıyorlardı. Ama sorun şu ki,  yıldızlar yani tanrılardan  insanlardaki karakter ve gelecek bilgisi nasıl edilecekti?  Yıldızlar konuşmayacağına göre ancak onların hareketlerinden insanın karakteri ve geleceği öğrenilebilirdi. İşte yıldız hareketlerini 12 ye ayırarak buradan insan karakteri ve geleceğinin bilgisi  elde edilebilir diye düşündüler. Böylelikle yıldız hareketleri anlayışından burçlar doğmuştur. 

Yine aynı anlayışın sonucu olarak gelecekten haber verenlere müneccim (necm yıldız, müneccim yıldızlara bakan) deniyordu.

Müneccimler tarihin belli bir aşamasına kadar kralların, padişahların en gözde elemanları olmuştur.

Üçüncü Mustafa (1717-1774) Osmanlı Devleti’nin 26. Padişahıdır. 31 Ekim 1757 – 21 Ocak 1774 tarihleri arasında hüküm sürmüştür.

Rivayet edilir ki, Üçüncü Mustafa müneccimlere aşırı önem verirdi. Hatta müneccimbaşı “eşref saati”ni belirlememişse yatağına bile girmezdi.

Osmanlı devletinde müneccimbaşılık diye bir müessese vardı. Müneccim başının bir görevi de padişahın şahsi işleriyle devlete ait önemli işlerin vaktini belirlemeye yarayan “zayice” (bir iş için en uygun saati seçme) hazırlamaktı. Buna “eşref-i saat” ya da “vakt-ı muhtar” denirdi. Günümüzde bir işi birilerine yaptırmak için eşref saatini yakalayacaksın anlayışı buradan gelmektedir. 

Ünlü müneccimleri sarayında toplamak isteyen Üçüncü Mustafa o sırada Avrupa’da ünlenen Prusya Kralı İkinci Frederik’e (1740 ile 1786 yılları arasındaki hükümdarlık yapmış, askeri alandaki başarıları ve ülkesinin kalkınması yolundaki çabalarından dolayı Büyük Friedrich adıyla anılır) elçi göndererek kendisine üç tane müneccim göndermesini ister.

Kral çok şaşırır. Elçi olarak gönderilen Ahmet Resmi Efendi’ye şunları söyler:

-Benim zaten üç müneccimim var: Birincisi: Tarihten ders almak. İkincisi: Dolu bir hazine Üçüncüsü de: İyi yetişmiş, iyi donatılmış bir ordu. Bunlar da benim şahsımın değil, halkımın malı. Başkalarına vermeye yetkili de değilim. Var git, Padişahına bunlarla birlikte selamımı söyle.

Bizler günlük hayat içinde insanlara halen burçlarını sorarız. Ona göre kişinin karakterini belirleriz. Hala, ümitsizliğe düşmek yerine “feleğe küsmek”; her türlü zorluklara uğramış tecrübe sahibi kişilere “feleğin çemberinden geçmiş”; kahra, felâkete uğramak anlamında “feleğin sillesini yemek”; hoş vakit geçirmek anlamında “felekten bir gün-gece çalmak” deyimlerini kullanırız. Yine ayrıca “Felek sillesini yemeyen baş, elini demir sanır, yumruğunu taş”, “Felek ile dövüşen âkıbet bekler”, “Feleğin zoruna oyun kâr etmez” atasözlerini kullanırız.

 Düşününce, farkında olmadan kadim kültürlerin hayatımızda halen ne kadar çok  yer aldığını görüyoruz.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.
2 + 0 =
Bu basit matematik problemini çözün ve sonucu girin. Örn. 1+3 için cevabı 4 olarak girin.