İsmet Özel’in Kafasındaki Hercümerç

04 Ekim 2023
Image

İsmet Özel “UTANÇ İMANDANDIR” başlıklı yeni bir yazı kaleme almış. Yazı (birçok başka yazısında olduğu gibi) sayısız mantık hatalarıyla malul. Özel, “müşterisi” olan insanların pek çoğunun bu hataları fark edemeyeceğini bildiğinden olsa gerek ki, gayet lakayt şekilde ve yüksek perdeden sıralamış cümlelerini.

Özel'in tarzı, insanları ikna etmek, etkilemek, sözünü dinletmek, kendisine hayran bırakmak isteyenler sıkça başvurdukları bir tarz. 

Ama usül, esasa dair hataları ortadan kaldırmıyor.

Gelin şimdi bu hatalara bir göz atalım.

Kalın yazılan yerler Özel’in makalesinden:

Ut yeri dediğimizde avret yerini kast ederiz. Müslümanlar mahrem yerlerini sakındıkları nispette Müslüman sıfatına liyakat kesp edeceklerdir.

Daha girişte manasız bir argüman karşılıyor bizi… Acaba avret yerlerini, yani cinsel organların bulunduğu bölgelerini örtmeyen, anadan üryan gezen Müslümanlar mı var? Bırakın Müslümanı, böyle dolaşan insan mı var? Özel bir de “mahrem yerlerimizi sakındığımız nispette” diyor… Bu nasıl bir ölçü?... Acaba Müslüman sıfatına daha çok layık olmak için vücudumuzun daha büyük kısmını örtmemiz mi gerekiyor yoksa kat kat giyinmemiz mi? Vücudumuzu ne kadar örtersek o kadar Müslüman oluyorsak, Özel skalasında Müslüman sıfatına en çok layık olanlar gözleri ve elleri bile görünmeyecek şekilde çarşaflar içinde dolaşan kadınlar olmalı!

Örtünmeyi esas almamanın dinden uzaklaşmayı isabetli sayanların benimsedikleri tavır olduğunu hatırdan çıkarmamak lâzım. Demek ki, ne kadar örtünürsek dine o kadar yaklaşacağız.

Yine hem dayanaksız hem de anlamsız bir önerme. Mesela örtünmeden önce ahlaklı, dürüst, güvenilir, cömert, merhametli, diğerkâm, cesur, hakperest olmayı "esas" alanlar, örtünmeyi "esas" almamış (en öncelikli sıraya koymamış) oluyorlar. Şimdi onların dinden uzaklaşmayı isabetli saydıklarını ileri sürmek insafa sığar mı? Sığmaz elbette.

İtikadî bir sebepten yani hakikatin üstünü örttüğü için değil, sadece tohumun üstünü örttüğü için çiftçilikle uğraşanlara kâfir dendiği malûmdur.

Bu cümlede verilen -lüzumsuz- bilginin, yazarın ileri sürdüğü fikirlerle, akıl yürütmeleriyle bir bağlantısı yok. Özel, mahrem yerlerin örtülmesini Müslümanlığın esası saymak gerektiğini ileri sürerken etimolojik bir malumatfuruşluk şovuyla tohumun üzerini örten çiftçilere kafir denildiğini söylüyor. Ne alaka?

Edebiyat her çağda ve her kültürde anlam kaymalarının insanın başına belâ açmasını önlemiştir.

Yazının geri kalanından kopuk, doğruluğu tartışmalı başka bir önerme daha! Edebiyatın konuyla ne ilgisi var? Etimoloji edebiyat mı? Kuran-ı Kerim edebiyat mı?

Çağımızın bigâne zihinleri fark etmelidir ki, dünya tarihi özü bakımından Kur'an-ı Kerîm'in nâzil olmasıyla değişmiştir. Önceleri kavimler ve onların dinleri vardı. Kur'an sebebiyle dinin sadece İslâm olduğu fark edildi.

Tarihin “özü” nasıl değişir? Herhalde şairimiz Kur’an-ı Keriminin nüzulünün bir paradigma değişimine yol açtığını söylemek istiyor ama nesirdeki kekemeliği, anlamlı cümleler kurmasını zorlaştırıyor. “Kur'an sebebiyle dinin sadece İslâm olduğu fark edildi.” önermesi de anlamlı değil. Bu cümlenin öznesi ne? Kim fark etti? Dinin sadece İslâm olduğu düşüncesi olsa olsa Müslümanların inancı olabilir. Dünyanın geri kalanının bir şey “fark ettiği” falan olmadı!

Biz Müslümanlar dünyayı öte tarafta Dar-ül Harb, beri tarafta ise Dar-ül İslâm olmak üzere ikiye böldük. Müslümanlar için dünyada ya kurtuluş yolunu tercih etmiş olarak yaşayanlar veya sapkınlık içinde her yöne savrulmuş olanlar vardı.

Sadece İslam’ın değil, her dinin inananları “bizler ve onlar” diye tasnifler yapar. Büyük - küçük tüm cemaatleri, "cemaat" yapan en temel unsurdur bu ayrım. Şairimizi, utanmakla, örtünmekle başladığı yazısında raydan çıkarıp alakasız, insicamsız şeyler söylemeye iten ne acaba? Okumaya devam edelim.

"MÜSLÜMANLARIN NE UĞRUNA NEYİ FEDA ETTİĞİNİ BİLMİYORUZ"

Utanma duygusuna bir değer atfettiğimiz zaman insan toplumunun değerini artırmış oluruz. Çünkü utanma hareketlerimize toplu değil, hep birlikte yaşamanın hudut koyması anlamına gelir. Bir topluma mensubiyetin sırrı birlikte yaşama duygusunda ve fikrinde saklıdır.

Bu mantıksal akıl yürütmede bir hata var. Özel’in ileri sürdüğü önermeyi, derin görünsün diye mahsus bulandırdığı sulardan çıkarıp mantık önermelerine dönüştürerek bakalım:

p: Utanma, hep birlikte yaşamanın hareketlerimize hudut koyması anlamına gelir

q: Bir topluma mensubiyetin sırrı birlikte yaşama duygusunda ve fikrinde saklıdır.

r: Utanma duygusuna bir değer atfettiğimiz zaman insan toplumunun değerini artırmış oluruz

p → q → r ???

Cümleler arasında “çünkü” koymak onların arasında otomatik olarak bir illiyet bağı kurmuyor. Bu önermeler ayrı ayrı doğru olsalar bile aralarında bir sebep sonuç ilişkisi yok!

Utanma zahir olunca yargı verilmiş ve suçlunun nefsimiz olduğuna hükmedilmiştir. Utanmasını bilen kim idiyse işlerin hep böyle gitmemesi gerektiğine akıl erdirmiştir.

Özel’in edilgen cümlelerinin öznesi hep belirsiz!... Yargıyı kim vermiş? Suçlunun nefsimiz olduğuna kim hükmetmiş? Allah mı? Toplum mu? Tarih mi? Bireyin kendisi mi?... Suç olan ne? Utanmak mı? Utanmamak mı? Suçlu kim? Müslümanlar mı? Toplum mu? Utanmanın zahir olması ne demek? Hepsi bir anlamsızlık denizinde yüzüyor…

Utanarak tarihe bakmak da mümkündür. Geçmişte işlenmiş hataları tamir etmek üzere değil, geçmişte yanlışlığa düşerek görülmüş işlerin bizi bugüne nasıl taşıdığı bahsini taze tutmak için.

Özel’in “utanılası” kibri sızıyor bu satırlardan. Onun "evreninde", Müslümanlar geçmişte yaptıkları bir hatayı tamir etmek gibi şeylere tenezzül etmiyorlar! Sadece daha önce hep doğru yapıldığı halde Müslümanlar için beklenen fayda sağlamayan şeyleri düzeltmek için tarihe bakıyorlar. Ama yazının konusu olan “utanma”, tarihe böyle bir bakışın neresindedir? Yine belli değil.

“Biz Yahudiler” diyordu Franz Kafka “zeytin gibiyiz: Yağımızı ezildiğimiz zaman veririz”. Bu zaviyeden bakınca biz Müslümanların tarihi hiç kaleme alınmamıştır. Müslümanların ne uğruna neyi feda ettiklerini hiç bilmiyoruz.

Utanma bahsinden tarih bahsine, tarihte Müslümanların ne uğruna neyi feda ettiklerine geçtik. Kafka alıntısının bağlamı, anlamı, konuyla irtibatı belli değil. Suyu bulandırmaya devam…

Su yolları açma ve birçok başka konuda Yunan ve Roma teknologisini içselleştirmekten perva etmeyen Müslümanlar modern çağda tramvayla insan nakledilmesine “gâvur icadı” diyerek muhalefet ettiler. Muhalefetleri Batılı hâkimiyet tarzına idi. hâkimiyet adı verilen şeyin esasının sınıf hâkimiyeti olduğuna dikkat edelim.

Özel şairimize göre Müslümanların teknoloji karşısında premodern çağdaki tutumları ile modern çağdaki farklı tutumlarının hangisi makbul acaba? Cümlenin devamından ikisinin de makbul olduğu anlaşılıyor. Öyle ya Özel evreninde Müslüman hata yapmıyor! Ne yaparsa doğru yapıyor!...

Şairimiz Batılı hâkimiyet tarzı adı verilen şeyin esasının sınıf hâkimiyeti olduğunu ileri sürüyor. Garip bir iddia! Tramvayı icat edenlerin Müslüman toplum üzerinde bir “sınıf hakimiyeti” kurmak istediği iddiası hayli garip! Çünkü bir toplumdaki sınıflar (zenginler-fakirler, işçiler-işverenler, tüccarlar-beyaz yakalılar vs.) aynı coğrafi mekânı paylaşırlar. Şairimizin, dünyanın başka bir ülkesinde tramvay icat edenleri nasıl Müslüman toplum üzerine tahakküm kurmaya çalışan bir “sınıf” saydığı bir muamma!

Berlin'de toplu taşıma başladığında araçların 1. Sınıf vagonları yoktu. Çünkü aristokratlar toplu taşıma seviyesine, orada en yukarıda addedilseler bile, inmeği reddediyorlardı.

Lüzumsuz bir bilgi, boş bir malumatfuruşluk gösterisi daha! Bu bilginin "Müslüman toplum üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Batılılar" argümanıyla ne ilgisi var?

"MÜSLÜMANLAR VAKUR VE UTANMAYI BİLEN İNSANLARDI"

Vakar ve utanma… Bunlar Müslümanların hâkim oldukları toplumlarda birbirinin içindedir. Karakter bakımından Batılılar erişemediği üzüme koruk idi zaten diyen öbekte yer alırlar.

Yine kopuk, alakasız önermeler. Müslümanların hâkim oldukları toplumlarda vakar ve utanmanın iç içe yaşandığı doğru olsa bile (ki bunun doğruluğu hayli su götürür) bunun Batılıların erişemediği üzüme koruk diyen öbekte yer alması ile ne alakası var? Herhalde Batılı vakar ve utanmayı bilmediği için Müslüman toplumların bu özelliklerini küçümser demek istiyor ama bu sözler, kompleksler arasında gergef dokuyan ve tevil çabalarıyla yorgun düşmüş bir zihnin kendini rahatlatmak için tekrarladığı telkinlere benziyor.

Her şey olduğu gibi aynen yaşanmaktadır. Günümüzde müstemlekeciliği olduğu gibi gösteren hiçbir belge yok.

“Her şey olduğu gibi aynen yaşanmaktadır” Türkçe fakiri bir ifade. Herhalde tarih tekerrür etmektedir demek istiyor. Sonra da birden sanki aksini söyleyen birine itiraz eder gibi müstemlekeciliği gösteren hiçbir belge olmamasından şikayet ediyor!

Müstemlekecilik hesabına tababetin nasıl suiistimal edildiği hakkındaki bilgimiz dünya zebanilerinin engel olamadıkları bir sızıntıdır. Müslümanlar saltanata itiraz etmedi; çünkü onların her biri hayatlarını birer sultanmış gibi idame ettiriyordu.

Özel’in insicamlı düşünmekte zorlandığı çok belli. Aniden sömürgecilikten medikal sahaya, tıp dünyasına sıçrıyor. Hayatlarını birer sultan gibi yaşayan Müslümanların sömürgecilerin ürettiği ilaçlara itiraz etmediklerini söylüyor. Niye itiraz etsinler, o ilaçların alternatiflerini üretme kapasiteleri var mıydı ki itiraz etsinler, ayrıca birer sultan gibi yaşadıkları nereden çıktı, öyle yaşamasalar itiraz mı edeceklerdi gibi sorular havada öylece asılı kalıyor.

Eski İstanbul'da bir evde Müslümanın mı, gayri-Müslim'in mi oturduğu dışardan bakıldığında anlaşılırdı. Aşı boyalı evler Müslümanlarındı. Gayri-Müslimler, ister Rum, ister Ermeni, ister Yahudi olsunlar, gri boyalı evlerde otururdu. Eğer bir şahsın evi ihtiyacından daha büyük inşa edilmişse evin sahibi sanki orada iki ev varmış görüntüsü vermek için evi iki farklı tonda boyardı. Müslümanlar vakur ve utanmayı bilen insanlardı.

Burada da şairimizin, Müslümanların “utanmasını” örneklendirmeye çalışırken kurduğu cümleler, zihinlere şu üç basit soruyu getiriyor: 

  1. Bir Müslüman için ihtiyaçtan büyük bir evde oturmak “utanılacak” bir şey midir? 
  2. Bunun delili nedir? 
  3. Eğer gerçekten öyleyse, bir Müslüman utanacağını bile bile evini neden ihtiyacından büyük yaptırır?

 

"İSLAM HAKİMİYETİNE BU SEBEPLE TALİBİZ"

Avrupalılar bir bahçede yaşadıklarına inanıyor. Bu inancı başta Afrika olmak üzere bütün mahrumiyet bölgelerine de kabul ettirmişler. Eğer bahçe cennet demekse Müslümanın bunu hayrete değer bulmadığına dikkat edelim.

İsmet Özel -artık ne demekse- “İslam Hakimiyetine” neden talip olduğunu açıklamaya, çok anlamsız bir cümleyle başlıyor: Avrupalılar (cennet misali) bir bahçede yaşadıklarına inanıyorlarmış! 

Bu inanç Müslümanları neden rahatsız etsin? İslam hakimiyetini neden gerektirsin? Müslümanlar Avrupalılara bakıp “bizden başka kimse cennette yaşayamaz, gidelim savaş açalım şunlara da bahçede yaşamak neymiş görsünler” mi diyecek? İslam'ın hakim olması demek gayrimüslimlerin hayatlarını karartmak mı demek?

Biz dünya zindanından kurtulmağı kazanç saydık ve sayıyoruz. Şahadet âleminde ele geçirmeğe değer hiçbir şey yok.

Özel, bir anda, az önce erişemediği üzüme koruk diyen tilkilere benzettiği kimselerin konumuna düşüyor: “Avrupalıların cennet misali bir hayatları varsa ne olmuş, biz onu değerli bulmuyoruz ki! Bize dünya zindan gibi geliyor. Bir an önce ölmek istiyoruz. Zaten dünyada ele geçirmeye değecek bir şey yok!..” Eğer öyleyse (yani dünyada ele geçirilmeye değecek hiçbir şey yoksa)  Özel’in kafasındaki “İslam Hakimiyeti” sadece Batılıların rahatlarını bozmak için maraza çıkarmak için arzu edilen bir şeye indirgenmiş oluyor.

Kur'an bize hâkimiyetin gayri-Müslimler tarafından hak edilmediğini öğretti. İslâm hâkimiyetine bu sebeple talibiz. Bu sebeple Avrupalılaşma hevesine kapılan Osmanlı idaresine eleştiri okları yöneltiyoruz.

Kur’an nerede böyle bir şey söylemiş acaba? Tabi ki üstadımız iddialarına kaynak vermek gibi detaylarla uğraşmayı kendine zül sayıyor.

Salih medeniyetlerin geride iz bırakmadan yok olup gittikleri söylenmiştir. Hükümsüz bir ifade bu. Eğer bir kültür kendini medeniyet döngüsüne kaptırdıysa onda salih denilecek ne kalmıştır?

Yine öznesi belirsiz, edilgen bir cümle. Salih medeniyetlerin geride iz bırakmadan yok olup gittiklerini söyleyen kim acaba? Şairimiz Don Kişot gibi kafasındaki hayali devlere kılıç sallıyor. Bir kültürün kendisini medeniyet döngüsüne kaptırması ne demek acaba? Aslında önce “medeniyet döngüsü” ne demek? Bir sürü müphem laf…

Dikkatlerimizi utanma tavrı ve eğiliminde yoğunlaştıralım.

Kısacık bir yazıda bile insicamını korumayı başaramayan üstadımız bir çok alakasız şeyden bahsederek iyice dağıttığını fark edip sanki konuyu dağıtan okuyucusuymuş gibi ihtar çekiyor!

Utanmazlar utanmayı bilenleri etkisiz hale getirmişse orada düzeltilmeye muhtaç çok şey vardır. Utanmazlar hiçbir zaman hayırda yarışmayacaktır. Yarışma utanmayı gereksiz kılıyorsa vahim olan vuku bulmuştur.

“Utanmayı bilenleri etkisiz hale getiren utanmazlar”… Şairane bir ifade. Fakat utananlar etkisiz hale gelmişse (yani utananların artık bir etkisi kalmadıysa) düzeltilmeye muhtaç şeylerin düzeltilmesini “utanmazlardan” beklemek gerekmez mi? Paradoksa bakın!.. Fakat bu düzeltme işi “hayırlı” bir iş olduğuna ve utanmazlar da hiçbir zaman hayırda yarışmayacaklarına göre tek ümidimiz utanmazların bu işi yarışmadan yapması oluyor!

Sonra gelen, “yarışmanın utanmayı gereksiz kılması vahim bir durumdur.” diye basitleştirilebilecek cümle temellendirilse belki anlamlı bir argümanın hareket noktası olabilirdi ama burada bağlamdan kopuk bir kelimeler öbeği olarak kalıyor.

Bırakalım geçmişi müstemlekecilikle yaralı toplumlar kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğini düşünsün. Biz müstemlekeciliğin utanmazların eseri olduğunu fark etmekten gurur duyalım.

Ve yazı -genel kalitesine uygun şekilde- anlamsız ve kopuk iki cümle ile bitiyor. Anlaşılan şairimiz geçmişi müstemlekecilikle yaralı Batılıların kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğini düşünmelerine izin vermeye razı oluyor! Sanki bunun için Müslümanlardan izin isteyen varmış gibi… Sonra da sömürgeciliğin utanılacak bir şey olduğunu fark ettiğimiz için gurur duyalım diyor. Sanki okumayı yeni yeni söken geri zekalı bir çocuğu yüreklendirmek için alkışlar gibi…

Bence İsmet Özel’in demode, tutarsız, insicamsız, her taraflarından çeşitli kompleksler ve bunları tevil çabaları sızan fikirleri bu ülkenin dindarlarını lüzumundan çok fazla meşgul etti. Bu, neden-sonuç ilişkileri ve anlam bütünlüğü açısından ancak facia diye tavsif edilebilecek son yazısını bir jübile kabul edelim. Kendisini arada sırada eski şiirleriyle ve değer ifade eden bazı eski yazılarıyla yad etmek üzere artık Türk entelijansiyasından emekliye ayıralım.

Sağlıklı ve huzurlu bir emeklilik hayatı sürmesi dileklerimizi kendisine gönderelim…

Erkin Ferlah

Bu makaleye konu olan İ. Özel yazısındaki cümleleri tahlil ve tenkite hak ettiğinden çok daha fazla kafa yorulmuş. Özel'in kendisi o kadar düşünmemiştir. Bu elemanda keramet arayanları huşu içinde yazılarını kıraat ederek, derin manalar çıkarma mesailerinde yalnız bırakmak en iyisi.

Pt, 10/16/2023 - 23:47 Kalıcı bağlantı
Y. Aksoy

Utanarak tarihe bakmak da mümkündür. Geçmişte işlenmiş hataları tamir etmek üzere değil, geçmişte yanlışlığa düşerek görülmüş işlerin bizi bugüne nasıl taşıdığı bahsini taze tutmak için
Alıntı....

Özel’in “utanılası” kibri sızıyor bu satırlardan. Onun "evreninde", Müslümanlar geçmişte yaptıkları bir hatayı tamir etmek gibi şeylere tenezzül etmiyorlar! Sadece daha önce hep doğru yapıldığı halde Müslümanlar için beklenen fayda sağlamayan şeyleri düzeltmek için tarihe bakıyorlar. Ama yazının konusu olan “utanma”, tarihe böyle bir bakışın neresindedir? Yine belli değil.
Münekkidin yorumu..

Alıntıda onarma olumsuzlanıyor bu doğru. Fakat düzeltmenin olumlandığını nereden çıkardınız?

Ct, 02/24/2024 - 03:00 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
1 kez görüntülendi. 851 kez görüntülendi. 6 yorum yapıldı.