Osmanlı – Yemen İlişkilerinin Arkeolojisi

16 Ekim 2021

                                                                                        

 

Kitab-ı Mukaddes[1] ve Kur’an-ı Kerim’de[2] hikâyeleri anlatılan Sebe ülkesi bugünkü Yemen topraklarındaydı. Sebe krallığının sınırları bir dönem günümüzdeki Eritre ve Somali’yi içine alacak denli genişlemişti.

Romalılar Yemen’i “Arabia Felix”[3] diye isimlendirdiler. Yemen, gerçekten de Arap Yarımadası’nın yerleşime, tarıma ve hayvancılığa en uygun bölgesiydi. Bu yüzden yarımadadaki ilk yerleşim, ilk krallık, ilk medeniyet Yemen merkezli tezahür etti.

İbrahim ve İsmail peygamberlerin inşa ettiği Kâbe’nin çevresinde yerleşen Cürhümlüler Yemen’den göç ederek Zemzem suyunun etrafında yurt tutan bir kabileydi. Peygamber’in doğumundan kısa bir süre önce Kâbe’yi yıkarak Arap Yarımadası’na Hristiyanlığı hâkim kılmak isteyen, ancak kendisi ve fillerle desteklediği ordusu “Ebabil” kuşlarının saldırısıyla telef olan Ebrehe, Yemen hâkimiydi.

Yemen’de uzunca bir süre Hristiyanlık, bir dönem Yahudilik hâkim olmuşsa da İslam’ın yayıldığı yedinci yüzyıla kadar putperestlik de yaşamaya devam etti. Din, özgürlüğüne düşkün kabileleri bir arada tutmanın, ülkeyi tek yönetim altında toplamanın en etkili aracıydı. İslam hâkimiyeti altındaki Yemen’de zaman içinde kırsal kuzeyde Zeydî Şiilik, şehirleşmiş güneyde Sünnilik toplumsal taban buldu.

Osmanlı devleti ise, yerel taleplere cevap olarak girdiği Yemen’i 400 yıl içinde birkaç kez yeniden fethetmek durumunda kaldı. Yemen, isyanlarla anılmış olsa da isyanlar kırsal kesimle sınırlıydı, ülkenin geneli merkezi idareye bağlı kaldı.

Osmanlı devleti 1918’de Kuzey Yemen’i İmam Yahya’nın yönetimindeki Zeydilere, Güney Yemen’i ise Mondros Mütarekesi gereği Birleşik Krallığa teslim ederek çekildi. Kuzey Yemen 1962’de ilan edilen cumhuriyete kadar krallıkla idare edilirken Güney Yemen 1967’de bağımsızlığını kazandı. İki devlet 1990’da birleşerek bugünkü Yemen Cumhuriyeti’ni tesis etmişlerse de iç savaş ve karışıklıklar bir süre daha devam etti.

1978-1990 arasında Kuzey Yemen’in cumhurbaşkanlığını yürüten Ali Abdullah Salih (1942 - ) 1990’dan 27 Şubat 2012’ye kadar birleşik Yemen Cumhuriyeti’nin devlet başkanlığı görevinde kaldı. Protestoların artması üzerine 27 Şubat 2012’de görevini yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’ye bırakarak tedavi görmek üzere ABD’ye gitti. Böylece Yemen’de iktidarın el değiştirmesi süreci Tunus, Mısır ve Libya’dakinden farklı bir modelde gerçekleşmiş oldu. Suriye’deki iç savaşın sona erdirilerek yeni bir toplumsal mutabakat oluşturulması amacıyla birçok platformda birçok kez Yemen modeli önerisi gündeme getirildi.

Kadim tarih

İslam’dan öncese Yemen’in en önemli devleti Me’rib merkezli Sebe hükümdarlığı olsa da komşuları Main, Kataban ve Hadramut krallıklarının daha önce mi, yoksa sonra mı kurulduğu konusu tartışmalıdır.[4]

Main Krallığı’nın merkezi San’a’nın doğusundaki Main şehriydi. Tarihleri milattan önce üçüncü bin yılın ortalarına kadar uzanan Mainlilerin ekonomisi uluslararası ticarete dayanıyordu. Hindistan ve Çin’den Yemen sahillerine ulaşan ticaret mallarını kervanlarla Suriye, Filistin ve Mısır’a ulaştıran Mainliler ticaret yolu üstündeki stratejik konumlarını ekonomik güce ve siyasi istikrara tahvil etmişlerdi.

MÖ. IX-VII. yüzyıllar arasında Sebe’nin güneyindeki Beycan ve Hureyb vadilerinde Kataban krallığı hüküm sürdü. Sebe ile ittifak kuran Kataban devleti bir süre Evsân işgaline uğrayan Yemen topraklarını kurtardığı gibi MÖ. III. ve II. yüzyıllarda Evsânlıların ülkesini de zapt ederek en geniş sınırlarına ulaştı. MÖ. 100 civarında tahrip edilen Katabanlıların baş şehri Timna’nın harabeleri günümüze ulaşmıştır.

Mükemmel bir sulama sistemi kuran Katabanlılar tarım ve ekonomi ile ilgili yasalarını, ayrıca önemli tarihi olayları taş kitabeler üzerine nakşetmişlerdi. Kimliği henüz tespit edilemeyen Evsân devletinin adına da Sebe ve Kataban kitabelerinde rastlanmaktadır. Evsân devletinin Helen kültüründen etkilenmiş olduğu ve bir dönem Aden körfezi ve Doğu Afrika sahillerinde hüküm sürdüğü bilinmektedir.

Kuzeyden inenler tarafından kurulan Sebe devleti ise, Asurlulara vergi ödeyen “mukarribler” (? – 650 MÖ.) ve müstakil “melikler” (650 MÖ. – 115) olmak üzere iki dönemde incelenir. Melikler döneminde Main, Kataban, Hadramut krallıklarını egemenliği altına alan Sebe devleti Evsân devletini de tarihten sildi. Böylece bölgenin tarihindeki en geniş ve kudretli devlet kurulmuş oldu. En güçlü dönemlerinde Sebe’nin hükümranlığı Doğu Afrika sahillerine kadar uzanmıştı.

Ziraat ve uluslararası ticaret ülke ekonomisinin temelini oluşturuyordu. Ziraat ise barajlar, su kemerleri ve su kanalları gibi ayrıntılı bir teknolojiye dayanıyordu. Kur’an-ı Kerim’de güneşe tapan ve güçlü bir kadın hükümdar tarafından yönetilen[5] Sebe ülkesinden söz edilir. Sebe Melikesi Belkıs, Hz. Süleyman’la görüşmüş ve Müslüman olmuştur. Sebe kralları, kalıntıları günümüze dek ulaşan saraylar, köşkler, mabed ve kaleler inşa ettirdiler.

MÖ. 115’ten itibaren Sebelilerin akrabası Himyeriler ülkeyi ele geçirerek kendi devletlerini kurdu. Bölgenin ziraat ve ticaret avantajlarını iyi kullanan Himyerilerin devleti de istikrarlı ve uzun soluklu oldu.

İslam’ın zuhûrundan hemen önce Yemen’de aya, güneşe ve yıldızlara tapan pagan kabilelerin yanı sıra Yahudi ve Hristiyanlar da bulunuyordu. Miladın 70. yılında Titus’un Kudüs’ü tahrip etmesi üzerine Hicaz’a ve Yemen’e göç eden Yahudiler buralarda Yahudi kolonisi oluşturmuş, yerli halktan onların dinini benimseyenler de olmuştu.

Bizans İmparatoru Konstantinos döneminde (337-361) ilk Hristiyan misyonerler Yemen’e ulaşarak Necran’ı Yarımadanın güneyindeki en önemli Hristiyanlık merkezi haline getirdiler.

Himyeriler’in son kralı Zûnüvâs Yahudiliği benimseyerek Hristiyanları Yahudiliği kabul etmeye zorlamış, kabul etmeyen binlerce Hristiyanı ateş çukurlarına atarak işkenceyle şehit etmişti. Bu döneme Kur’an-ı Kerim de “ashab-ı uhdud” kıssası bağlamında işaret eder.[6] Habeş Kralı Kaleb Ela-Esbaha, Bizans imparatoruyla da anlaşarak Yemen’e yaptığı askeri müdahale ile Zûnüvâs’ın yönetimine son verdi. Böylece Himyerî devleti tarihe karışmış oldu ve Yemen yaklaşık yarım asır boyunca Habeşistan tarafından atanan valilerce yönetildi.

İşte Kâbe’yi yıkarak Necran’da inşa ettirdiği kiliseyi Yarımada’nın yegane dini merkezi haline getirmek arzusuyla Mekke’ye gelen Ebrehe de bu valilerden biriydi. Hz. Muhammed’in doğduğu sene vuku bulan bu olayda Ebrehe ve ordusu helak oldu. Orduda bulunan fillerden dolayı olay Arapların hafızasına “fil vak’ası”,  Kur’an-ı Kerim’e “ashabu’l-fil” kaydıyla geçti.[7]

Habeşlilerin kötü yönetimi yerli halkın hoşnutsuzluğunu artırdı. Bu toplumsal zemine dayanan Himyerî hanedanına mensup Seyf b. Zûyezen, İran’ın desteğini de alarak Habeş hâkimiyetine son verdi. Seyf b. Zûyezen, İran Kisrası I. Hüsrev’e vergi ödüyordu. Böylece Yemen’de İslam’ın intişarına kadar devam edecek olan Sâsânî dönemi başlamış oldu. Sâsânî döneminin sonlarında ise yönetim İranlı askerlerin Yemenli kadınlarından olma çocukları demek olan “ebnâ” zümresinin eline geçti.

İslam hâkimiyeti

İslam’ın zuhûru sırasında Yemen siyâsi, toplumsal ve dinî olarak bölünmüştü. Bölge Sâsânîlerin denetimine geçmekle birlikte Habeş-Bizans ittifakı da emellerinden vazgeçmiş değildi. Sosyal ve siyâsî istikrarsızlık ekonomiyi de olumsuz etkiliyordu. 

Yahudilik ve Hristiyanlık sınırlı alanda yayılma imkânı bulabilmişti. Kabileler genellikle putperestti. Yemenlilerin Zülhalesa, Zülkeffeyn, Yegûs, Yeuk ve Nesr adlı putları bulunmakla birlikte Kâbe’ye de mukaddes tanır ve hac mevsiminde ziyaret ederlerdi. Esasen o dönemde Kâbe de içindeki yaklaşık 360 tanrı ve tanrıça heykelleriyle bir puthane görünümündeydi. Hicaz’da muhtemelen Yarımadanın diğer bölgelerinde de olduğu gibi Yemen’de de az sayıda Hanif vardı. Hanifler Hz. İbrahim’in tek tanrılı inancından ayrılmayan, putlara tapmayan, putlar adına verilen şölenlere, onlar adına düzenlenen törenlere katılmayı reddeden az sayıda ve genellikle entelektüel sınıfa mensup kimselerdi.

Henüz Mekke döneminde bile İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in Yemenli gruplarla ve şahıslarla görüşmeleri olmuşsa da Yemen’in İslamlaşması hicretin 7. yılından (628) itibaren hız kazandı. Peygamber’in İslam’a davet mektubu gönderdiği yerel melikler İslam’a girmeyi kabul ettiler. Hz. Peygamber’in İran kisrasına gönderdiği İslam’a davet mektubunun ardından yaşanan bir dizi gelişmenin soncunda San’a’daki Sâsânî valisi Bâzan Müslüman olunca Ebnâ da onu takip etti.

Hz. Muhammed, Muaz bin Cebel’i Yemen’in kuzeyine elçi, öğretmen, zekât memuru ve kadı olarak görevlendirdi. Güneye de Yemen asıllı sahabi Ebu Musa el-Eş’ari’yi gönderdi. Yemen’de İslam’ın yayılmasında bu iki sahibinin yanı sıra Ebnâ’dan olup Hz. Muhammed’i görerek onun sahabisi olan Vebr b. Yuhannis ile Firuz ed-Deylemî’nin gayretleri etkili oldu.[8]

Emevi ve Abbasi imparatorlukları Yemen’i valileriyle yönetmeye devam etti.  Dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Yemen’de Şiilik güçlendi. Bir Zeydi Şii hanedanı 1893’ten 1962’ye kadar Kuzey Yemen’i nüfuzu altında tuttu.

Güney Yemen ise bir uydu devlet olarak Mısır’ın etkisinde kaldı. Bölgede önce Fatımiler, sonra Eyyubiler hâkim oldu. Güneyde güçlü bir merkezi yönetim tesis etmeyi başaran Resulîler (1229-1454) bölgeyi nihâî olarak Sünni İslam’a katmış oldular. Böylece aynı zamanda ülkenin güneyde tarımsal Sünni nüfusa ve kuzeyde kabilesel ve kırsal Şii nüfusa kalıcı olarak bölünmesinin temelleri de atılmış oldu.[9]

Son büyük Resûlî hükümdarı El-Meliku’n-Nâsır Ahmed’in vefatından sonra (1424) şehir devletçiklerine dönüşen hanedan 1454’te Aden’i zapt eden Tahirîler tarafından ortadan kaldırıldı. Resûlîler döneminde inşa edilen birçok cami, medrese ve sivil mimari yapıları günümüze ulaşmıştır.

Resûlîlerin hizmetinde bulunan Tahirî ailesi bu hanedanın taht kavgaları neticesinde yıkılmakta olduğunu görerek önce bu kavgalarda yer aldıktan sonra, kendi hanedanlarını kurmayı yeğledi. XVI. yüzyılın hemen başında Portekizlilerin bölgeye ilgi duyması ve ticaret yolunun güvenliğini tehdit etmesi üzerine Tahiriler Memlüklerden yardım isteyince Memlükler de Osmanlılara başvurdu.

 

Osmanlı hâkimiyeti

“Ah o Yemen’dir, gülü çemendir

Giden gelmiyor, acep nedendir?”

 

Osmanlılar için Mekke ve Medine’nin sıyâneti Yemen’den başlıyordu. Kızıldeniz’de Portekiz tehdidinin ortaya çıktığı XVI. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlılar bölgeye ilgi duydu.

Yemen’in imdadına yetişmek ve bütün Kızıldeniz’i yabancı nüfuzundan arındırmak amacıyla Memlük Sultanı Kansu Gavri Portekizlilere karşı Osmanlılardan yardım talep etti. Bunun üzerine donanma kaptanı sıfatıyla Selman Reis ile Cidde Beyi ve Yemen serdarı unvanıyla Hüseyin Bey bölgeye gönderildi. Selman Reis ilk iş olarak 1514’te Süveyş’te bir donanma inşa ettirdi.

Osmanlı donanması 1516 başlarında Yemen denizine ulaştı. Denizdeki seyrüseferin denetimi amacıyla Kemeran adasında bir kale yapıldı. Kemeran adasına yerleşen Osmanlı-Memlük birliklerinin gıda ihtiyaçlarının karşılanması için, Portekizlilere karşı Memlük Sultanı’ndan yardım istemiş bulunan Yemen Emîri II. Amir b. Tahir’e başvurulduysa da Amir bu başvuruya olumlu karşılık vermedi. Bu gelişme üzerine Osmanlı-Memlük ordusu ateşli silahların üstünlüğü, Zeydi imamlarının ve kabilelerin desteği sayesinde 20 Haziran 1516’da başkentleri Zebid’i aldı. Tahiriler iş başından uzaklaştırılınca şehrin yönetimi Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin beylerinden Baybars’a bırakıldı. Selman Reis ise Yemen’deki misyonunu tamamlayarak Cidde’ye çekildi.

18 Nisan 1517’de Cidde limanını Portekiz saldırısına karşı başarıyla müdafaa eden Selman Reis, sultana Kızıldeniz ve Yemen konusunda bilgi ve görüşlerine başvurulmak üzere Yavuz Sultan Selim tarafından Kahire’ye çağrıldı. O sırada Yavuz, Kahire’ye girerek Memlük sultanlığına son vermişti. Memlüklerin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte Yemen’de de Osmanlı Sultanı I. Selim adına hutbe okunmaya başlandı.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1523 yılında Mısır Beylerbeyi Ahmed Paşa sadece görünüşte Osmanlı devletine bağlı Yemen topraklarında devlet otoritesini tesis etmek amacıyla Selman Reis ve Cidde Beyi Hüseyin Bey’i ikinci kez bölgeye sevk etti. Selman Reis, bu arada Portekizlilerce işgal edilmiş bulunan Kemeran adasına asker çıkararak Portekizlilerin çoğunu kılıçtan geçirip kalanlarını esir aldıktan sonra buraya Osmanlı leventlerini yerleştirdi.

Selman Reis 1525’te Mısır’ı ziyaret eden Sadrazam İbrahim Paşa’ya Yemen ve Uzakdoğu hakkında kapsamlı bir rapor sundu. Selman Reis raporunda Yemen’in Mısır’dan daha bayındır, topraklarının daha verimli ve geniş olduğunu Taiz’in Bursa’yı andırdığını ve Yemen’e hâkim olmanın Hindistan’a hâkim olmak demek olduğunu anlatıyordu. Veziriâzam Yemen’i Osmanlı topraklarına tam anlamıyla katmaya ikna olmuştu. Bu arada Tahiri devletini ihya etmeyi deneyen Amir b. Davud 1521’de Aden’in yönetimini ele geçirmişti.

Önce Selman Reis’in de donanma kaptanı olarak içinde bulunduğu bir ordu çıkarıldı. Selman Reis’in 1528’de ölümünden sonra da Yemen’in şehir şehir, kale kale fethi devam etti.

Osmanlılar bölgede yoğun faaliyet gösteren Portekizliler’e karşı mücadelede stratejik önemi haiz Aden’de Amir b. Davud’a yardım teklif ettiler. Amir Osmanlı yardımını kabul etmeyince Hadım Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu 1538’de Aden’i Osmanlı topraklarına, Tahiriler devrini ise tarihin yapraklarına ekledi.

Osmanlı Yemen’i 1539’dan itibaren bir sancak gibi teşkilatlandırıldı. Gazze Sancak Beyi Mustafa Bey Yemen’e vali olarak tayin edildi. Mustafa Bey Yemen Beylerbeyliği’nin temellerini attı. 1540’ta Neşşar Mustafa Paşa ilk Yemen Beylerbeyi olarak tayin edildi. Yemen, beylerbeylerinin adalet ve dirayetleriyle doğru orantılı olarak istikrar ve isyan dönemleri yaşadı. Mesela Özdemir Paşa’nın beylerbeyliği sırasında (1549-1555) en parlak dönemlerinden birini yaşayan Yemen tamamen Osmanlı denetimi altına alınmıştı.

XVII. yüzyılın başlarından itibaren Kasımî imam ailesi, ülkenin kötü yönetildiği ve Osmanlı yöneticilerinin birbirleriyle çekiştikleri dönemlerde yönetime talip oldu. Kasımîlerle zaman zaman 10 yıl süreli barış anlaşmaları yapıldı. Zeydi mezhebine mensup Kasımî ailesinin iyice güçlenmesi üzerine Osmanlı devleti 1635’te askerlerini çekti. Geride kalan Osmanlı asker ve bürokratları da Kasımîler adına çalışmaya devam etti. Böylece Yemen’de Kasımîler dönemi başladı.

Osmanlı devletiyle Yemen’deki Kasımî iktidarı arasında yine de belli bir diplomatik nezaket çerçevesinde bağlılık ilişkisi devam etti. Yemen İmamları muhaliflerine karşı, Osmanlı sultanı adına ülkeyi yönettiklerini yeri geldikçe belirtiyor, bir yandan da yine İstanbul’dan çekindikleri için Haremeyn’e hâkim olma emellerini gerçekleştiremiyorlardı.[10]

Osmanlılar XIX. yüzyılda ikinci kez fiilen Yemen’e girmek lüzumunu hissettiler. Ahmed Muhtar Paşa 1872’de Yemen’i tekrar fethederek idarî yapıyı düzenledi Çünkü sadece Portekizliler ve daha sonra onların yerini alan İspanyollar değil, İngilizler, Hollandalılar, Fransızlar ve İtalyanlar da bölge ile yakından ilgileniyorlardı.[11] Avrupalı devletler Osmanlı otoritesinin zayıf olduğu bölgelerde kabilelerle ilişkiler kurarak, Arapça konuşan ve Müslüman kılığındaki casusları vasıtasıyla halkı isyana teşvik ediyordu.

Yüzyılın başından itibaren bölgede bir askeri üs edinmek için çabalayan İngiltere 1839’da Aden’i işgal ederek bu emeline nail oldu. İngilizlerle rekabete giren Fransızlar 1851’de Kemeran adasını satın alma teşebbüsünde bulundu. İtalyanlar ise 1905’te Kızıldeniz’in batı kıyılarındaki Eritre’ye yerleşme girişiminde bulundu.

Osmanlı Devleti sömürgecilerin Yemen’e girmesine ve Kızıldeniz’deki faaliyetlerine uzun süre kalkan olmayı başardı. Osmanlılar ülkede hâkim oldukları dönemlerde hastaneler, okullar, kaleler, konaklar inşa ettiler. Hamidiye Sanayi Mektebi bugün askerî müze olarak hizmet vermektedir.

Osmanlıların Yemen’le ilgili su kanalları açma, Kızıldeniz sahillerindeki madenleri işletmeye açma, Me’rib’te baraj inşası gibi projeleri Yemen’den çekilmek zorunda kalmaları yüzünden yürürlüğe konamadı.

Osmanlı devletinin Yemen üzerindeki fiili hâkimiyeti 30 Ekim 1918 tarihli Mondros mütârekesi ile, hukukî egemenliği ise 23 Temmuz 1923 tarihli Lozan antlaşmasıyla sona ermiş oldu. Mütâreke hükümleri gereği Osmanlı asker ve bürokratlarının çoğu İngilizlere teslim oldu. Yemen’in kuzeyi İmam Yahya’nın yönetiminde kaldı. Geride bugün sayısı 20 bine ulaşan Türk azınlık, ülkenin her köşesinde Osmanlı eserleri, uzun ve yıpratıcı savaşların hatırasını canlı tutan acılı türküler kaldı.

“Tarlalarda biter kamış / uzar gider vermez yemiş

Şol Yemen’de can verenler / biri Memet, biri Memiş”

 

 


[1] Krallar, 10: 1-13; Tarihler, 9: 1-12.

[2] En-Neml, 27/20-44; Sebe, 34/15-21.

[3] Bahtiyar Arabistan veya Mesut Arabistan.

[4] Cengiz Tomar, "Yemen," DİA (İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı), vol. 43, 402.

[5] En-Neml, 27/20-44

[6] El-Burûc, 85/4-9.

[7] El-Fîl, 105/1-5.

[8] Cengiz Tomar, ibid.

[9] Ira M. Lapidus, A History of Islamic Societies, 2nd ed. (Cambridge ; New York: Cambridge University Press, 2002) 567.

[10] İdris Bostan, "Yemen: Osmanlı Dönemi," DİA (Istanbul: TDV), vol. 43,  vols.

[11] Bostan, ibid.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.
5 + 2 =
Bu basit matematik problemini çözün ve sonucu girin. Örn. 1+3 için cevabı 4 olarak girin.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
0 kez görüntülendi. 111 kez görüntülendi. 0 yorum yapıldı.