Fikir Coğrafyası platformunda 13 Şubat 2026 tarihinde Bülent Şenay’ın “Etki Ajanlığı, Self-Oryantalizm ve İslamsız Türklük” başlıklı bir yazı yayımlandı. Ertesi gün, bu yazıya eleştiri niteliğinde “Hakikat Tekeli mi, Kavramsal Bir Hapishane mi: Bülent Şenay’ın ‘Etki Ajanlığı’ Anlatısı Üzerine Bir Eleştiri” başlıklı, Salih Cenap Baydar’ın kaleme aldığı bir yazı daha yayımlandı. Her iki yazı da güzel, okunmaya değer, İngilizce konuşulan dünyada “thought-provoking” denen türden, kışkırtıcı, düşündürücü, insanı bazı konular üzerinde yeniden düşünmeye zorlayan yazılardı. Her iki yazarı da emek verip kaleme aldıkları, tumturaklı kavramların labirentinde gezinen, oradan gündelik hayata ilişkin çıkarsamalar yaptıkları bu güzel yazılar için teşekkür ederim. Ben de söz konusu yazılarda yapılan bazı tespitler ve altı çizilen hususlar üzerinde âcizane kendi düşüncelerimi paylaşmak isterim.
Sayın Şenay’ın yazısı adeta bir kavramlar geçidi: Etki ajanlığı, self-oryantalizm, İslamsız Türklük, teopolitik-epistemik espiyonaj, epistemik ve emosyonel bağımlılık, mankurtlaşma, ayetleri (hakikati) az bir bedelle satmak, satan/satılık adam, nevrotik hastalık, nöro-teoloji, sınıf/statü/makam atlama yarışı, sata sata ilerleme, mimikri (taklitçilik), eksiklik bilinci, kolonyal özne, nevrotik psikoloji, eksiklik/aşağılık hissi, kibir, ‘neredeyse olamama’ (tam Batılılaşamama) hali, İslamsızlaşma, kendi kendini Doğululaştırmak, kolonyal bilinç, kimlik inkârı, temsil asimetrisi, modernist Batılaşmanın içselleştirilmesi, oksidentalizm, Garbiyat, self-oryantalizme dayalı bir Batılılaşma projesi olarak Kemalizm, mikro-milliyetçilik, İslamsız Kürtlük, Ali’siz Alevilik, epistemik yansımalar, dünya vatandaşı olma iddiası, sosyo-politik gerçeklik, İslamsızlık kompleksi, dini epistemik merkez olmaktan çıkarmak, entellektüel zayıflık, dini kamusal alandan dışlama, modern kavramlara tercüme etme, dinin içini boşaltma, psikolojik savunma mekanizması, modernliğe secde ederek meşruiyet kazanma arzusu, kültürel üstünlük, otoriter/yasakçı laik normlara yaslanmak, ilericilik, kargo kültü, sosyal antropoloji, postkolonyal literatür, modernliğin vitrinini kopyalamak, sömürgeci burjuva kültürü, bunun projekte ettiği sınırsızlık imgesinin parodik sahnelenişi, dostluğun konjonktüre göre ayarlanması, değerin prestij karşılığında yumuşatılması, özgüven kaybı, zihinsel bağımlılık, ahlâki tutarlılık, başkasının merkezine yaslanmak, ajan avcılığı, toptancı Batı hayranlığı, eleştirel aklı yerli bir zeminde yeniden kurabilmek, eleştirel sadakat, kavramsal üretim, özgüvenli etkileşim, entellektüel diyalog.
Görüldüğü üzere yazıda bazıları derin felsefi, siyasi ve kültürel içerimleri olan, tumturaklı, önemli kavramlar var. Yazar yeri geldikçe bunları sıradan vatandaş için belki zor, ama felsefi, tarihsel, iktisadi, siyasi ve psikolojik tartışmalara aşina, bu konularda biraz mürekkep yalamış insanların pek zorlanmadan anlayabileceği bir dille tanımlamış, izah etmiş. Yeri geldikçe Cengiz Aytmatov, Dalton, Yerlikaya, Azap ve Dikkaş gibi yazarlara atıfla bu kavramları açımlamış, yer yer İngilizce orijinal karşılıklarını vermiş. Bunların her biri üzerinde durmak yazıyı adeta yeniden yazmak olur ki buna gerek yok; isteyen gidip adresinden yazıyı okuyabilir. Ben daha ziyade yazının genel kurgusu, mantık örgüsü, yapılan tespitler ve ortaya çıkan sonuç konusunda benim anladıklarım üzerinde kendi yorum ve düşüncelerimi paylaşacağım.
Vakit olsa esasen bu mühim kavramlar ve güncel meseleler üzerine ayrı bir çalışma, kısa makale hacmiyle sınırlı olmayan, daha geniş kapsamlı bilimsel çalışmalar yapılabilir, meraklısına, bu konuları üzerine kafa yormaya değer bulanların dikkatini çekmiş olayım. Keşke etki ajanlığı, self-espiyonaj, self-oryantalizm, postkolonyalizm, Batı hayranlığı, taklitçilik, ulus devlet, devletin sınırları, devletin âli menfaatlerinin nerede başlayıp nerede bittiği, bireysel hak ve özgürlükler, eleştirel akıl, sadık vatandaş ve kutsal devlete kölelik meseleleri üzerine daha fazla düşünen, tartışan ve yazanlarımız olsa. Sadede gelelim.
Hemen bütün felsefi-siyasi-kültürel tartışmalarda olduğu gibi, bu yazının tespitlerine ne kadar katılıp katılmadığınız da bakış açınıza, meseleye ne taraftan baktığınıza, felsefi, ideolojik, siyasi öncelikleriniz ve mihenk taşlarınıza bağlı. Biraz dindar, biraz milliyetçi damarı kabarık, modern ulus devleti olması gereken yegâne siyasi teşkilatlanma biçimi olarak kabul eden, savunmacı ve gelenekçi, “yerli ve milli” olanı “evrensel ve dünya çapında” olana tercih eden, kendi coğrafyamızı ve tarihsel-dini-kültürel birikimimizi merkeze oturtan bir perspektiften bakarsanız, bu yazı gerçekten takdire değer, alkışlanması gereken bir yazı. Kendi içinde nispeten tutarlı sayılabilecek bir mantıksal örgüyle, kavramları bu örgünün içinde yerli yerine oturtarak etki ajanlığının, gücün diliyle konuşmanın, dış güçlerin içerideki uzantısı olmanın, kendi kültürüne yabancılaşmanın, Batı hayranlığı ve taklitçiliğinin, entellektüel ve kültürel/sanatsal alanda tezahür eden self-oryantalizm üzerinden giderek kendi kültürünü kötüleme ve mankurtlaşmanın, özgüven kaybının, temsil ve anlam üretme krizinin ne kadar kötü bir şey olduğunu vurguluyor.
Ama, Vizontele Tuba filminde, kahvede birbiriyle tartışan karşıt görüşlü gençler sahnesindeki o harika replikle “Yahu bakış açını değiştiiir!” çağrısına kulak verirsek; yine Şener Şen’in başrolde oynadığı Av Zamanı filminde cinayeti çözmek için önerdiği formüle kulak verip de bakış açısını değiştirirsek ortaya bambaşka bir manzara çıkıyor.
Egosentrik yahut etnosentrik olmayan (kendini ya da kendi coğrafya ve kültürünü evrenin merkezine koymayan), ulusal sınırların ötesine geçen, daha evrenselci, kendine yontmayan, objektif ilkeler ve değerler üzerinden dünyaya, eşyaya, kültürlere ve siyasal aktörlere bakan, yargılarını siyasi otoritenin çıkarları ya da ulus devletin hegemonyasını tahkim edip etmemesine göre değil, temel haklar ve özgürlükler, temel ahlâki ilkeler, çoğulculuk, açıklık, şeffaflık, hesap verebilirlik, hukuk devleti gibi ilkelere dayalı, birey ve insan merkezli, tercih özgürlüğünü önemseyen, kendine yontmayan, iyilik kimden ve nereden gelirse gelsin takdir edip alkışlayan, kötülük nereden ve kimden gelirse gelsin karşı çıkıp eleştiren bir bakış açısı benimsediğiniz zaman bambaşka bir dünyada gezinmeye başlıyoruz.
Hakikati kendi tekelinde görmeyen, dünyayı aklar-karalar gibi dikotomiler üzerinden okumayan, kendi göreli ve aczi konumunun bilincinde, yeryüzündeki siyasi bölünmeleri Allah vergisi kutsal bölünmeler değil, siyasi ve ekonomik hegemonya hırsıyla yanıp tutuşan, kıt kaynakları barışçı yollarla değil savaş, yağma ve talanla paylaşmaya çalışan, bir anlamda yeryüzünde tanrıcılık oynamaya kalkışan güçlerin yeryüzünü kana bulayan çatışmaları sonucunda oluşan yapay, geçici, yarın değişmesi muhtemel sınırlar olarak gören, bireyi devlete ve başka kollektif yapılara kurban etmeyen, ulus devlete kayıtsız şartsız köleliği reddeden bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, o tespitlerin çoğu anlamını büyük ölçüde kaybediyor, yazıdan geriye son bölümdeki birkaç güzel temenni kalıyor.
Meseleye bu açıdan bakıldığında Salih Cenap Baydar’ın eleştirileri, pek çoğuna katıldığım, üzerinde durulması gereken, takdire değer eleştiriler. Yine ayrıntıya girmeye yerimiz müsait değil, adresinden gerekirse ilgili yazı da okunabilir. Kısa kısa bazı tespitler yapıp bir sonuca bağlayalım.
Her şeyden önce, sayın Baydar’ın da isabetle vurguladığı üzere, dünyayı dikotomiler, aklar-karalar, ara tonları atlayan keskin ikilemler üzerinden okumak doğru değildir. Ak ile karanın arasında onlarca başka ara renk tonu vardır. Radikal-otoriter-selefi zihniyetin penceresinden bakıldığında “ya bizdensindir ya onlardan,” “ya dostsundur ya düşman,” “ya benim tarafımdan yani haklıdan yanasındır ya haksızdan yana,” “ya benim safımda (mü’min, doğru yolda, kurtulmuş) ya da fasık, zındık, olmadı kâfirsindir.” Bu bakış açısı kendisine itaat etmeyeni, kendi, tarafında olmayanı düşman, haksız, hain, sapık ve kâfir görme eğilimindedir. Buradan, bu düşünüş biçiminden maalesef dostluk, kardeşlik, dayanışma ve barış çıkmaz; düşmanlık, husumet, çatışma ve savaş çıkar. Bu zihniyetin tezahürlerini, bu yolun bizi nereye götürdüğünü İslam tarihinden Hariciler ve Emevilerin yaptıklarında gördüğümüz gibi, bugün dünyaya ayar vermeye çalışan, savaş gemileriyle önüne geleni tehdit eden, yeryüzünde tanrıcılık oynayan ve iki dünya savaşı deneyimi yetmezmiş gibi bir üçüncüsüne doğru dünyayı sürükleyen modern devletlerde de görüyoruz.
Kendi ülkemizde yaşadığımız ekonomik ve siyasi sıkıntıları eleştirenlerin, iktidarın bazı icraatlarına karşı çıkanların, ekonomik özgürlükler, hukuk devleti, siyasi haklar ve sivil özgürlükler, yolsuzluk algısı gibi uluslararası endekslerde ülkemizin hiç de tatmin edici olmayan performansına dikkat çekenlerin etki ajanı olarak damgalanması kabul edilemez. Bu ülkede yapılan bazı yanlış uygulamaları, baskıları ve mağduriyetleri eleştirmek son tahlilde ülkenin daha iyiye gitmesi, hataların görülmesi ve durumun düzeltilmesi için gereklidir.
Gerek 28 Şubat sürecinde gerekse 15 Temmuz sonrası süreçte yaşanan sıkıntılar, baskılar, hak-hukuk ihlalleri, yaratılan mağduriyetler ortadadır. 28 Şubat sürecinde insanlar inançlarından dolayı, başlarını örttüler diye okuldan atılmış, kamu görevlerinden mahrum bırakılmış, özlük hakları gasp edilmiş, siyasi, ideolojik veya dini görüşlerinden dolayı mağdur edilmişlerdir. Bu satırların yazarı, doktora yaptığı ülkede, Türkiye'dekinden çok daha iyi şartlarda kalma imkânına sahip olduğu halde, devletine verdiği sözü yerine getirmek için doktora biter bitmez Türkiye'ye döndüğü halde, o zaman devleti temsil eden 28 Şubatçı yöneticilerin gadrine uğramanın, aylarca yardımcı doçent kadrosu verilmemesinin, başka bir üniversiteye geçmeye izin verilmemesinin, doçent olduğu halde tam dört buçuk yıl yardımcı doçent kadrosunda bekletilmenin, dindar-muhafazakâr mahallenin çocuklarına reva görülen negatif ayrımcılık ve psikolojik mobingin ne demek olduğunu çok iyi bilir…
Benzer mağduriyetlerin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında da yaşandığı açıktır. Darbe girişiminin hemen ardından olağanüstü hal ilan edilmiş, özellikle sürecin başında isimsiz ihbar telefonları ve imzasız ihbar mektuplarına dayanarak, iftiralar üzerinden insanlar görevlerinden atılmış, gözaltına alınıp tutuklanmış, pek çoğu haksız yere aylarca hapis yatmışlardır. Bu satırların yazarı, hayatının hiçbir döneminde –bırakın bir terör örgütünü, Fetö’yü, Nurculuk, Menzilcilik, Süleymancılık, İsmailağa veya İskenderpaşa dâhil- hiçbir cemaat ya da tarikata intisap etmediği halde, menfaat çatışması yaşadığı, yüze gülüp arkadan iş çeviren, söz verip sözünde durmayan, konuşup yalan söyleyen kifayetsiz muhterislerin marifetiyle, iftira kurbanı olarak aylarca haksız yere hapis yatmıştır. Bu bakımdan sayın Şenay’ın “hakikatin az bir bedel karşılığında esnetilmesi, dostluğun konjonktüre göre ayarlanması, değerin prestij karşısında yumuşatılması, sınıf/statü/makam/itibar atlama yarışında sata sata ilerleme” demesinin ne anlama geldiğini gayet iyi bilir… Bu süreçte “Bir topluluğa karşı duyduğunuz öfke sizi adaletten saptırmasın” (Kur’an, Maide, 8) uyarısının ciddi biçimde ihlal edildiği izahtan varestedir.
Daha geniş bir tarihsel perspektiften bakıldığında Cumhuriyetin ilk yıllarında, Tek Parti Rejiminde yapılan baskılar, dayatmalar ve yasaklar üzerinden yaratılan mağduriyetler, askeri darbeler sırasında ve sonrasında yaşanan baskılar, idamlar, işkenceler, mağduriyetler saymakla bitmez. Bugünlerde Terörsüz Türkiye adı altında yürütülen barış ve diplomasi çabalarıyla çözülmeye çalışılan Kürt sorunu ve terör yüzünden bu ülkenin ne kadar büyük bir bedel ödediği, onbinlerce şehit verdiği, trilyonlarca dolarlık kaynağın, kalkınma yerine terörle mücadeleye harcanmak zorunda kalınmış olması üzücü değil midir?
Şimdi bu manzara karşısında ülkede çeşitli dönemlerde çeşitli toplum kesimlerine yapılan haksızlıkları ve yaratılan mağduriyetleri eleştirmek, ulus devlete köleliği içselleştirmiş, devletlülerin her yaptığına bir meşrulaştırıcı kılıf uydurmaya teşne bir zihniyet için hainlik, terör, işbirlikçilik, etki ajanlığı, kendi devletini kötülemek vs. olarak görülebilir. Oysa evrensel hukuk normları, bireyin dokunulmaz hak ve özgürlükleri, -masumiyet karinesi, suç ve cezaların yasallığı ve kişiselliği, ispat yükü, adil yargılanma hakkı vb.- temel evrensel hukuk ilkeleri açısından bu tür yanlış uygulamalar pekâlâ eleştirilebilir. Eleştirilmelidir ki yanlışlıklar görülebilsin, doğrusu üzerinde düşünülebilsin, mağduriyetler giderilebilsin ve ülkemizin uluslararası hukuk karnesi iyileşsin, itibarı yükselsin.
Bu evrenselci bakış açısı esasen hiçbir komplekse kapılmadan, çekinmeden gerektiğinde Batıyı da, dış güçleri de, sömürgecileri de, süper güçleri de, dünyanın jandarmalığına soyunup uluslararası gerilimi tırmandıranları da, Gazze’de, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da, Ruanda’da, Sudan’da, Bosna’da, Suriye’de, Filistin’de, velhasıl dünyanın her yerinde yapılan katliamları, kıyımları, işlenen insanlık suçlarını da aynı cesaretle eleştirebilir. Bunu aynı zamanda bazı Batılı ülkelerin, vicdanının sesini dinleyen halklar ve aydınların da yaptığına dikkati çekmekte yarar vardır.
Self-oryantalizm üzerinden kendi kendimizi Doğululaştırmayalım deyip Batıyı dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağı bir günah keçisi ilan etmeye, böylece kendimizi zihin konforuna kavuşturma ve vicdan istirahatine çekmeye teşne aydınlarımızın sık sık gözden kaçırdıkları iki gerçek vardır:
Birincisi çatışmalar, işgaller, haraca bağlamalar ve hegemonya arayışlarının sadece Doğu-Batı arasında olmadığı, Doğunun ve Batının kendi içlerinde birbirleriyle yaptıkları savaşlar ve çatışmaların Doğu-Batı arasında yaşananlardan hiç de aşağı kalır yanı olmadığıdır. Bu çerçevede Atina-Sparta savaşları da, Katolik-Protestan çatışmaları da, Napolyon savaşları da, otuz yıl savaşları da, yüzyıl savaşları da, İngiltere-Fransa savaşları da Batının kendi içinde, kendi kendisiyle yaptığı savaşlardır. Benzer şekilde, Hz. Ali-Muaviye çatışması da, Sıffin ve Cemel vakası da, Kerbela faciası da, Emevi-Abbasi çatışmaları da, Osmanlı-İran ve Osmanlı-Memlük (Mısır) çatışmaları da, Osmanlı-Moğol çatışması (Ankara savaşı) da, Türk beyliklerinin aralarındaki çatışmalar da Doğunun, Müslüman dünyanın kendi içinde yaptığı çatışmalardır.
Yine dünyayı Batı ve Kapitalizm eleştirisi üzerinden okuyanların, Batının zenginliği ve Doğunun fakirliğini sadece sömürgecilik üzerinden okuma eğilimde olanlarımızın ikinci bir yanlışı ise demokrasi, özgürlük, hukuk devleti, serbest piyasa, serbest ticaret, sınırlı devlet,.. gibi değerler ve kurumları Batıya özgü, Batının malı, gayri-İslami sanmaları, dolayısıyla bunların her birine bir “İslami” alternatif aramalarıdır. Bu da büyük ölçüde bir evhamdır. Zira söz konusu değerler ve kurumların izlerini sadece Batılı filozoflarda, Batı düşüncesi ve siyasi tarihinde değil, İslam düşüncesi ve coğrafyasında da sürmek mümkündür.
Ayrı bir çalışmanın konusu olabilecek bu konuyu burada derinlemesine irdeleme imkânı yoktur. Ancak bir iktisatçı olarak şu kadarını söylemeliyim ki, özel mülkiyet, kâr arayışının meşruiyeti, fiyatların sabitlenmemesi ve devletin halkı ağır vergiler altında ezmeyen, girişimcilerin önünü tıkamayan sınırlı devlet olmasını öngören serbest piyasa ekonomisinin izlerini sadece Adam Smith, Ricardo, Mill, Say, Menger, Walras, Hayek, Mises ve Friedman’da değil, onlardan çok daha önce İslam’ın erken dönem pratiğinde, Medine Pazarında, İbn Haldun, İbn Rüşd ve Biruni’de de görmek mümkündür. Benzer şekilde, aklı kullanmanın, değişen şartlara göre yeni hükümler vermenin, irade hürriyeti ve tercih özgürlüğünün merkezi önemi konusunda Ebu Hanife ve Maturidi’nin söyledikleri Batılı rasyonalistler ve Aydınlanmacı filozoflardan çok daha öncesine gider.
Acizane kanaatim odur ki, “Az olsun benim olsun, kötü olsun benden olsun, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, bütün dünya bize düşmandır, Batı bütün kötülüklerin kaynağıdır..” gibi komplocu, yerelci, dar ufuklu, yasakçı ve çatışmacı zihniyet yerine “yeryüzü vatanım, insanlık milletim” diyen evrenselci, geniş ufuklu, sadece kendi ülkemizi değil bütün yeryüzü coğrafyasını, sadece kendi etnik grubumuzu değil bütün insanlığı kucaklayan, sadece başkalarını değil yerine göre kendisini de eleştiren, eleştirel aklı özümsemiş bir zihniyet ve bakış çok daha tercihe değerdir.
Geniş ufuklu, evrenselci, özgürlükçü zihniyeti destekleyecek bizden, bizim dinimizden, bizim tarihimizden, bizim coğrafyamızdan örnek mi istiyorsunuz? Buyurun öyleyse, birkaçına işaret edelim.
İslam evrensel bir dindir, bütün insanlığa indirilmiştir; ayeti kerimenin ifadesiyle “Allah doğunun da batının da Rabbidir” (Kur’an, Bakara, 115). Bizim peygamberimiz Araplara ya da Ortadoğu’ya değil, “âlemlere” rahmet olarak gönderilmiştir (Kuran, Enbiya, 107). Hz. Peygamberin (sav) ifadesiyle “yeryüzü bize mescit kılınmıştır” (Buhârî, Salât, 56). “Kim bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur” (Kur’an, Maide, 32). “İnsanların en hayırlısı bütün insanlığa en çok faydası olandır” (Kudâî, Müsnedu’ş-Şihâb, I, 365).
“İstanbul’u fethettik, Doğu Roma’yı biz temsil ediyoruz; Roma’yı da fethedelim, böylece Batı Roma’nın da, yani hem Doğunun hem de Batının temsilcisi biz olalım” diyerek ömrünün son demlerinde sefere çıkmış olan Fatih Sultan Mehmet yerel değil, evrensel bir vizyonla hareket ediyordu.
“Bende sığar iki cihan ben bu cihana sığmazam”
diyen,
“Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabî Fârısî bilmem dile minnet eylemem;
Sırat-ı müstakim üzre gözetirim rahimi
İblis’in talim ettiği yola minnet eylemem”
diyen Nesimi gayet evrensel bir vizyona sahipti.
Medeniyetlerin de insanlar gibi doğup büyüdüklerini ve zevale erdiklerini söyleyen, hangi dinamiklerle bu aşamalardan geçildiğini izah eden İbni Haldun gayet evrensel bir vizyona sahipti. “Yeryüzü vatanım, insanlık milletim” diyen şairin de gayet evrensel bir vizyonu vardı.
“Dinde zorlama yoktur” (Kur’an, Bakara, 256) ve “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kur’an, Kâfirûn, 6) ayetleri de insanları din tercihi dâhil hayata ilişkin temel tercihleri kendilerine bırakan, özgürlükçü bir vizyon ortaya koyar.
Eskilerin güzel deyişiyle, hasılı kelam, Batıya karşı aşağılık kompleksine kapılmaya, körü körüne Batı hayranlığı ve taklitçiliği yapmaya gerek yok. Hele gücün borazanlığını yapmak, her konuda kendimize oradan referans aramak da yanlış. Amenna. Ama evrensel olmak, kendi siyasi veya coğrafi sınırlarına kendini hapsetmemek, meselelere geniş ufuklu bakmak, bütün insanlığı ilgilendiren, din-dil-ırk-etnik köken ayrımı gözetmeksizin, ötekileştirmeksizin, kendine yontmadan, objektif, evrensel kriterlerle düşünmek, evrensel ilkeler ve değerler üzerinden değerlendirme yapmak, çare aramak ve yargılamak hiç de kötü bir şey değildir.
Aksine hem bu dünyayı daha mamur hale getirme, savaşları ve çatışmaları en aza indirmeye, barış ve istikrarı temin etmeye, üretimi artırıp zenginlik ve refah yaratmaya daha çok hizmet eder; hem de herkesin tercih özgürlüğü olduğu için bize hayatımızı istediğimiz gibi organize edebilme, hayallerimizin peşinden gidebilme ve Hesap Günü’nde hesabımızı daha kolay verebilme imkânı sunar.
Yukarıda sözü edilen, sınırlı, dar ve önyargılı bakış açısından kaynaklı, itiraz edilmesi gereken noktaları bir kenara bırakırsak, yazının onunda “geleneğe körü körüne bağlılık değil; ama onu bütünüyle reddetmeden, içerden eleştirme cesareti (eleştirel sadakat); kendi toplumsal tecrübemizden kavram üretmek (kavramsal üretim); ve ne içine kapanmacı ne de hayranlık temelli bir ilişki; eşitler arası bir entellektüel diyalog (özgüvenli etkileşim)” şeklindeki öneriler gayet makul, bizim de katıldığımız öneriler.
Bu konularda düşüncemizi paylaşmaya vesile oldukları için her iki yazarımıza da teşekkürler.
Eleştirel düşünmeye devam edelim.
Yeni yorum ekle