İslamcılık Başarılı Oldu-Kitleleri Cumhuriyete Kazandırdı

02 Haziran 2020

 

20.yy. başında İslam dünyasının bir aydınlar hareketi olarak başlayıp sonra unutulmuş, 1979 İran İslam Devrimi ile Dünya sahnesine tekrar çıkmış  İslamcılık ya da siyasal İslam fikriyatı bu sahnede 40 aktif yılı doldurduktan sonra belki de bir durum analizi yapmanın vakti gelmiştir. Hemen söylemeli ki siyasal İslam her ülkede o ülke kültürü ve tarihine göre değişik bir form alır.. İran'da Şia fıkhına dayalı bir devlet olurken Afganistan'da radikal Taliban, Ortadoğu'da cihatçı el-Kaide ve daha sonra İŞİD olur ya da Tunus'da Nahda hareketi gibi ılımlı demokrat bir çizgi izler, Türkiye'de ise sonunda (AKP ile) milliyetçi muhafazakar bir çizgiye oturmuştur. Bunların hiçbiri birbirine benzemez, ilk bakışta aynı siyasi ideolojinin şubeleri olduğu dahi tartışmalıdır. Ortak genel karakteristiklerini özetlersek (zira bu kadar farklı görünümlerde ortaya çıkan hareketler demeti ancak bazı genellemelerle özetlenir) şu tespitleri yaparız: Başta İslamcılık  geleneksel İslam fıkhından iddialı fikirleriyle ayrılır. Buna göre İslam hem din, hem devlet, hem ekonomi hem sosyal hayat nizamıdır, hükümleri hayatın her alanında geçerlidir. Buna karşın klasik İslam fıkhında ise konular ağırlıklı olarak ibadetler, ferdi hükümler, miras, evlilik vs. konulardır. 19.y.y.’a gelindiğinde ulema bu eksikliklerin farkındadır. Bu nedenle modern hayatın gelişmesi ile birlikte oluşan sorunları çözmek için Batı'dan hukuk ve kanun külliyatı ithaline izin verir. Buna dayanarak Osmanlıda, hukuk alanında 1839'da Ceza Kanunnamesi, 1859'da Kara Ticaret Kanunu, 1858 de Arazi Kanunnamesi, 1862'de Usul-i Muhakeme-i Ticaret Kanunnamesi, 1864 Ticaret-i Bahriyye Kanunnamesi, 1869'da Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye ve 1876’da Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe konulmasıyla şer’i hukuk alanı iyice kısıtlandı. Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye dışındakiler Batı’dan alınmışlardır.

Öte yandan siyasal İslam'ın (İslamcılık) iflasını ilan eden Olivier Roy'un dikkati çektiği gibi, siyasal İslam her hamlesinde modern dünyadan ve realiteden daha çok kopan bir istikamet çizmiştir. 1979 İran İslam devrimi birçok açıdan modern bir hareket idi: Kadınlar ve dini azınlıkların seçme ve seçilme hakları vardı.  1990'larda Cezayir'de darbeyle iktidardan düşen ve terör hareketlerine girişen FIS için ise kadınların sınırlı hakları vardı, gayrımüslimlerin hiçbir hakkı yoktu. Daha sonra ortaya çıkan Afgan Taliban hareketi ve Ortadoğu'daki İşid hareketi kadınların kalan haklarını da kaldırarak onları sureta toplumdan  dışladı. İşid buna geçmiş yüzyılların kölelik ve cariyelik müessesini de canlandırarak kendince bir "yenilik" (!) daha ekledi. Roy'un dediği gibi bu hali ile İslamcılık modern dünyaya bir alternatif oluşturmaktan çok uzaklara düştü.

Türkiye'deki İslamcı hareketin  (her ne kadar tartışmalı olsa da) son yıllardaki temsilcisi kabul edilen Ak Parti değişik bir rota çizerek önce liberal Batıcı, daha sonra muhafazakar-milliyetçi bir çizgide yolunu sürdürdü. Ama her zaman asıl çekirdeğin Milli Selamet, Refah parti çizgisinden gelen İslamcılık olduğu söylenegeldi. Ak  Parti İslamcılık ilişkisi hayli tartışmalı ve çok geniş boyutlarıyla incelenmesi gereken bir konu olduğundan bunların hepsine kısa bir yazıda giremeyiz. Ama biz burada konunun önemli ve temel bir boyutuna girmek istiyoruz: Bir kadın hareketi olarak İslamcılık ve dolayısıyla Ak Parti.

1980'lerden beri Türkiye'de daha çok  üniversite çevresinde şekillenen ve sonunda Ak Parti'nin zaferi ile sonuçlanan İslamcılık akımının ağırlıklı temel taşlarından biri başörtüsü yasağı ve ona karşı yürütülen direniştir. Bu kavgada başörtülü genç kızlar ve kadınlar diğer hemcinsleri (ve karşı cinsleriyle!) eşit okuma ve iş hakkı için mücadele etmişler ve bu yöndeki politik hareketleri desteklemişlerdir. İslamcılık bu manada ciddi bir kadın hareketidir de. Ne var ki, başörtülü genç kızlar bu mücadelede fikri temellerini mensup oldukları İslam dininin geleneksel yorumundan çok, modern cumhuriyetçi felsefeden aldılar ve onu (belki de bir "hokuspokus" ile) İslamileştirdiler!

Nasıl mı: Geleneksel ulema ve onların çizdiği teorik çerçeve nezdinde bir kızın yeri ana babasının dizinin dibi ve evlenip evinin kadını olunca da kocasının dizinin dibi idi. Kadının dışarı çıkması, hele de yabancı erkeklerle karışarak okumak ve çalışmak istemesi fitne ve neredeyse yarıyarıya zina idi! Yani bildiğimiz İslam şeriatında bu hali, bırakın teşvik etmeyi, caiz gören hiçbir şey yoktu.  Ama modern cumhuriyetçi fikriyat (klasik felsefi, tarihi kökleri itibarıyla) Fransız Devrimi'nin "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" evrensel çağrısından besleniyor, yurttaşlar arasında din, ırk, sınıf ve cins farkı görmüyordu. Bu çağrının bugün ya da geçmişte ne derece başarılı uygulamaya geçirildiği tartışmalarına girmek istemiyorum, ama fikir açıktır, evrenseldir..   Türkiye'deki "İslamcı" siyasal hareket de (en azından kadınla ilgili yaklaşımında) bu evrensel çağrıya uymuş, devrimin temel ilkelerini başarıyla bir başka kültüre aşılamıştır!

Bir kamu kurumunda görev yaptığım yıllar çalışma arkadaşlarım içinde çok sayıda başörtülü kız ve kadın görevliler de olmuştu. Zaman zaman, mesai bittiğinde ya da mesai aralarında kadın hakları, İslam vb. konularda tartışma ve sohbetler de olurdu. Onlara bir keresinde cumhuriyetin kadınlara verdiği haklar konusunda bir itirazlarının olup olmadığını sordum: İslam'dan bahsedip durduklarına göre şer'i hükümler olan çok kadınlılık (taaddüt-i zevcat), mirasta ve şahitlikte erkeğin yarısı sayılmak ve boşanmada hükmün erkeğin iki dudağı arasında olması konusunda ne düşündüklerini sordum. Hiç tereddütsüz cumhuriyet kanunlarının kadınlar lehine getirdiği haklardan memnun olduklarını, bunların geri alınmasını istemediklerini beyan ettiler. Evet, onlar tercihlerini yapmıştı. İslamcı olduklarını ifade eden bu genç kızlar ve kadınlar klasik şer'i hükümlerden çok laik cumhuriyetin "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" ilkelerine yakın ve taraftar idiler.

Bununla kısa İslamcılık incelememizin sonuna geliyoruz. İslamcılık Türkiye dışında felaketlere ve yıkımlara sebep olup başarısızlıkla sonuçlanırken, Türkiye'de başarılı oldu ve geniş kitleleri cumhuriyet ideallerine kazandırdı. Her iki sonuçla da İslamcılık tarihi rolünü tamamlamış oldu ve dünya sahnesinden çekiliyor. Bugün kendini İslamcı kabul edenlerin bir kısmı bu durumu fark etmemiş olabilir. Ama bir hareket fikir planında devrini doldurmuş ve rolünü tamamlamış ise pratikte de bir müddet sonra aşılacak, sona erecektir.

Cumhuriyetçi fikirler olan "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" konusuna gelince. 1789'dan beri bu temeller üzerine oturan laik cumhuriyet ve ulus devleti aştığını iddia eden birçok sosyal - siyasi hareket baş verdi: Komünizm, faşizm, ulusötesi örgütler olan AB, BM ve benzerleri ile onların ideolojisi olan globalizm, İslam dünyasına has olan İslamcılık ve diğerleri.. Hepsi sırasıyla geldiler ve geçtiler. Globalizm de şu son yıllar sert eleştiri ve hayal kırıklığı ile anılır oldu, AB gibi ulusötesi kurumların sonunun geldiği yazılıyor ve tartışılıyor. Sonuçta 200 küsur yıllık maceradan geriye laik cumhuriyet ve ulus devlet kalmış oluyor. Hegel'in, Kojeve'in ve Fukuyama'nın tesbit ettikleri gibi cumhuriyetçi ilkeler olan "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" teorik son sınır ise ve aşılması mümkün değilse tarih de bitmiştir, biz bugün sadece uzatmaları oynuyoruz.

İslam'a gelince, bir din ve ahlak düsturu olarak diğer dinlerle birlikte inanan kişilerin kalbinde yaşamaya devam edecektir.

 

=====================

 

Kaynaklar:

- Doğu'da ve Batı'da Din Devlet İlişkisi, Altay Ünaltay, Endülüs Yayınları, İstanbul, 1990

- Siyasal İslamın İflası, Olivier Roy, Metis Yayınları, 2005

- Tarihin Sonu mu?, Francis Fukuyama, Dünya Solu, 1990

 

 

 

AHMET

Yazıyı beğendim, istifade ettim. Ama son cümle bana problemli geldi. "İslam'a gelince, bir din ve ahlak düsturu olarak diğer dinlerle birlikte inanan kişilerin kalbinde yaşamaya devam edecektir." diyor yazar. Yani İslamcılık bittiyse artık İslâm'ın hayâta müdâhale imkân ve ihtimâli de kalmamıştır ve diğer dinler gibi sadece kalplerde, hislerde yaşayabilecektir. BUNU BİR MÜSLÜMAN OLARAK KABUL EDEMEYİZ. İslâm geçmişte hayâtı her yönüyle nasıl kuşatmış ve belirlemişse bugün ve gelecekte de bunu yapabilecek güçtedir. İslâm'a dayanarak geçmişte bunu başaranlar İslamcı değildi. Bunu yapmak için İslâmcılık şart da değildir. İslâmcılık nihayet modern bir ideolojidir ve İslâmcılığın bitmesiyle (bittiyse şâyet) sadece modern bir ideoloji bitmiştir. İslâm'ın hayâta müdâhale gücü bitmemiştir, bitmeyecektir. İslâm bir din olarak var olduğu müddetçe bu potansiyelle bitişik olacaktır. Zaten kıyâmete kadar da kıyâmetten sonra da İslâm var olacaktır.

Çar, 06/10/2020 - 12:54 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.