Toplumun zihinsel nabzının yükseldiği günlerden geçiyoruz. İki ayrı ilde, biri eski öğrenci, diğeri halihazırda öğrenci olan iki saldırganın okullarını basıp çok sayıda ölü ve yaralıyla sonuçlanan eylemlerinden sonra, toplumun tüm kesimleri yüksek sesle eğitime dair konuşmaya başladı.
Bugüne kadar hem dijital mecralarda hem de fikircoğrafyası’nda* eğitimle ilgili yazılar yazarak görüşlerimi ifade ettim. Benzer tespit, uyarı ve öneriler birçok uzman ve eğitimci tarafından da yapıldı. Ancak tüm bunlar sonucu değiştirmedi. Zira devasa bir kalabalık, korkunç bir uğultu, alışkanlıklara hatta inanca dönüşmüş bir sistem ve sistem etrafında çöreklenmiş büyük bir sermaye vardı. Aynı zamanda eğitim sistemi ideolojik çatışmanın en önemli meselesiydi. Doğru adımların atılmaması halinde geleceğin tehdit altında olduğu sayısız kez vurgulandı. İşte yıllardır işaret edilen ürkütücü zamanlara gelmiş bulunuyoruz. Eğitimin sorunlarına dair bugüne kadar söylenmemiş bir söz kalmadı.
İdeolojik eğitim sorun çözmez, sorun üretir; politik bir tip yetiştirir. Başlangıçtan bugüne bizim tecrübemiz katı-sert bir ideolojik eğitim tecrübesidir. Bu anlayış toplumsal birliği değil çatışmayı besler. Bugün yaşadığımız toplumsal parçalanmanın en önemli sebeplerinden biri budur.
Zorunlu eğitimin uzun olması çözüm değil sorun üretir. Eğitim süresi tekrar gözden geçirilmelidir. Gelinen noktada üniversite mezunlarından oluşan devasa bir işsizler ordumuz var. Buna karşılık ara eleman, çırak, kalfa ve usta yok. Artık ustaya ulaşmak, doktora ulaşmaktan daha zor.
Paranın adil paylaşımı gerçekleşmedikçe devlet kapısında iş sahibi olmak birinci hedef olur, akademik eğitimde yığılma meydana gelir ve nitelikli insan gücü zayi olur.
İdeolojik çatışmayı beslemeyecek, azami toplumsal uzlaşmanın gözetildiği, bilimsel çerçeveye oturtulmuş bir eğitim anlayışına ihtiyaç vardır. Dini ve ideolojik bilinç ailelerin uhdesine bırakılmak zorundadır. Bu projeksiyonla okulların %80’i “meslek okulu” olarak düzenlenmeli; yapay zeka ve robotik teknoloji sebebiyle yok olacak ya da insansızlaşacak dallarda eğitim veren, uluslararası itibarı olmayan üniversiteler de kapatılıp meslek okuluna dönüştürülmelidir. Bu tür düzenlemeler elbette olağanüstü dirençle karşılaşacaktır. Ancak köklü değişiklikler yapılmadan müfredat, sınav, öğretmen, disiplin gibi alanlarda düzenleme yapmak sonucu değiştirmez. Palyatif çözümler mevcut sorunları çözmediği gibi yenilerini doğurur. Yıllardır birçok değişiklik yapılmasına rağmen gelinen nokta üzücü ve ürkütücüdür.
1800'lerin başında sanayi devriminin “verimli ve itaatkâr insan” ihtiyacına yönelik tasarlanan Prusya tipi eğitim artık sorun üretmektedir. İki asır önceye göre şartlar, ihtiyaçlar ve insan değişmiştir. Bu anlayış gözden geçirilmeli, yeni bir eğitim projeksiyonu geliştirilmelidir.
Okul saldırılarını kamuoyunun nasıl anladığına gelince: Daha önce de salgın, deprem, savaş, bayram ayırt etmeden çatışan bir kamuoyu hepimizin malumudur. Şimdi de okul saldırılarından sonra, çoğunluk, “şeytanlaştırdığı ötekini” taşlayarak tatmin olmuş; çözüm konuşan makul sesler uğultuda kaybolmuştur. Yine, sorunları çözmek için uğraşmadan önce bir üst başlık olan toplumsal uzlaşmayı sağlamak mecburiyeti kendisini göstermiştir.
Tenkit, tespit ve teşhislerde çoğunluğun kendi çıkar, çekince ve birikimiyle görüş beyan ettiği görülmüştür. Hâlbuki eğitim konusu çok değişkenli, en karmaşık konulardan biridir; insanların “kişisel” ihtiyaç, öncelik, birikimleri ile çözülebilecek basitlikte bir konu değildir. Dolayısıyla çok seslilik, ifade hürriyeti gibi görünen manzara aslında ürkütücü bir kakofonidir.
Özellikle olanlardan öğretmenleri sorumlu tutup onlara akıl veren ciddi bir kitlenin varlığı dikkat çekmektedir. Eğitim felsefesi, yapısal sorunlar, modernleşmeden kaynaklı sorunlar, çağın insan tipinin değişimi gibi konuların yanında “öğretmen” konusu tali bir konudur. Üstelik öğretmen ne kadar çok sorumluluk sahibiyse o nispette de yetkisizlikle “donatılmıştır”. Ancak popülizmden kaynaklı söylemler günah keçisi olarak “öğretmen”i seçmektedir. Zira sorumluluk ve suç daima “öteki”ne aittir. Toplumumuzun mümeyyiz vasfı budur. Bizde özeleştiri büyük günahlardan sayılır.
Bu başlıkta görüş beyan edenlerin inanç, ideolojik aidiyet, ihtiyaç ve önceliklerine göre “Eğitimde en önemli mesele…” diye söze başlayıp bazı tespitlerde bulunduğu görülmektedir. Hâlbuki eğitim konusunda "en önemli mesele" diye bir şey yoktur, çok önemli birçok mesele vardır. Multidisipliner bir projeksiyon olmadan eğitim güdük kalır, sorun çözemediği gibi sorun kaynağı olur. "Eğitimde en önemli mesele" diye bir şey tespit edip, bunun sorumlusunu da günah keçisi ilan etmek beyan sahibinin kendine ve cenahına konforlu bir alan yaratmaktadır. Bu da bu yöntemle görüş beyan edenlerin eğer cahil değillerse ahlaken kusurlu olduklarını gösterir. Eğitimde birbirinden daha önemsiz olmayan birçok başlık vardır ve bunlardan bazılarının daha az önemsenmesi bugünkü sorunların da kaynağıdır.
Saldırılardan sonra konu hızlıca politik zeminde ele alınmış ve bir istifa talebinin dillendirildiği görülmüştür. Yüz yıllık mevzuyu mevcut Bakan’a fatura etmek ideolojik ve irrasyonel bir tutumdur. Cumhuriyet’imizin 103 yıllık tarihinde Prof. Dr. Yusuf Tekin 78. bakandır. Bu da ortalama 16 ayda bir bakan değiştiği anlamına gelir. Demek ki bir asırdır bu noktada bir sorun yaşanmaktadır ve bu tür sorunlar toplumsal mutabakat olmadan çözülemez.
Orta ve üst yaş grubu ise kendi eğitim anılarından hareketle çözüm önermektedir. Hâlbuki sistem ve yasaları aşan, geri dönülmez bir durum vardır: İnsan değişmiştir. İhtiyaçlar, değerler, beklentiler, hayat algısı değişmiştir. Birkaç yasa ve sistem değişikliğiyle sorunları çözmek artık mümkün değildir.
Özellikle tespit, teşhis, tavsiye ve eleştirilerde kesin ve keskin kanaatler serdedildiği görülmektedir. Koro halinde ama birbirinden bağımsız bu beyanlarda da bir toplumsal uzlaşı yoktur. Bu beyanların ortak özelliğinin "Derhal benim dediğim/ bizim dediğimiz yapılsın." olduğu görülmektedir. Bu da toplumsal uzlaşıdaki kusursuz parçalanmayı gözler önüne serer.
Hülasa okul baskınlarında "tek sorumlu-tek çözüm" işaret eden kişi ya konuya yabancıdır ya da bir ideolojinin heyecanlı taraftarıdır. Ortada çok geç kalınmış, birçok paydaşın sorumlu olduğu, çok değişkenli bir sorun vardır ancak her zamanki gibi çözüm aramak yerine öteki suçlanıp basit tatminlerle geçiştirilecektir.
Bu tür sorunlarda en meşhur yöntem “günü kurtarmak” anlayışıyla üretilen çözümlerdir. Toplum, sorunun derhal çözülmesini ister ama sabır, emek ve bedel ödemek istemez. Oysa her günü kurtarma girişimi geleceği kaybettirir. Ve şimdi, kaybettiğimiz o geleceğin içindeyiz.
Umulur ki yaşanılan bu büyük felaketler eğitim konusunda köklü ve doğru adımlar atılmasının, en geniş toplumsal mutabakatın sağlanmasının, basit politik çıkarlar uğruna geleceğin feda edilmemesinin kapısını aralar. Bir asırdır yaşadıklarımızdan çıkarılması gereken dersler eğitimin ilk dersi olmalıdır.
https://fikircografyasi.com/makale/yeni-mufredat-calismasi-uzerine
https://fikircografyasi.com/makale/egitimin-temel-amaci-tip-uretmek-mi-insan-yetistirmek-mi
https://fikircografyasi.com/makale/universite-tercihi-yapmadan-cevaplanmasi-gereken-sorular
https://fikircografyasi.com/makale/hangi-ogretmen-hangisi-ogretmen
https://fikircografyasi.com/makale/salgin-surecinde-egitim-ogretim-icin-birkac-oneri
https://fikircografyasi.com/makale/anneler-hep-doktor-dogurmak-istedikce
https://fikircografyasi.com/makale/dijital-ortamda-ogretim-okulda-zorunlu-egitimin-sonu-mu
Yeni yorum ekle