Ezbercilik ezberi veya “Zekâlarımızın beli büküldü”

02 Mart 2020

Latinlerin “Vis est vita!” yani “yaşamak görmektir” dediklerini belirterek sözü bize getirir Şahin Uçar Hoca bir yazısında: “Biz yaşadık ve gördük. Aradan yaklaşık 150 yıl geçti; fakat bir türlü akıllanamadık gibime geliyor. Çünkü yaşamak görmektir; ama herkes tecrübelerinden istifade edemez. Yani tecrübe kötü bir öğretmendir. Tecrübeden istifade etmek için, tecrübenizde hangi noktalara dikkat edeceğinizi, neyi önemli neyi önemsiz sayacağınızı, bilmelisiniz.”

Hocanın sözleri eğitim konuşmamızın neredeyse son iki yüzyıldır değişmeden tekrar edilen bir klişesini hatırlattı: Eğitimimizin ana problemi ezbercilik. Sistemimizin yapısal bir sorunu olarak dile gelen ezbercilik tespiti şüphesiz önemli. Ancak Hoca’nın belirttiği gibi hangi noktalara dikkat edeceğinizi, neyi önemli neyi önemsiz sayacağınızı bilmezseniz yaptığınız tespitin de bir anlamı kalmıyor. Malum olduğu üzere ülkemizde ezbercilik eleştirisinin izleri Osmanlı modernleşmesinin başlangıcına kadar gidiyor. Eğitim sisteminin ana omurgasını oluşturan medreseye ilişkin dile gelen ezbercilik zamanla bu kurumlarla özdeş hale geldi. Ezbercilik denildiğinde akla medrese, medrese denildiğinde akla ezbercilik geldi bir noktadan sonra. Nitekim Cumhuriyet’in hemen başında ontolojik bir müdahaleyle kaldırılan bu kurumlara ilişkin siyasal tercihlerin ötesinde hayli geniş bir zihinsel ve psikolojik meşruiyet alanı da oluşmuş durumdaydı. Ezbercilik gibi hayli işlevsel ve ikna edici bir kaldırılma gerekçesi vardı toplumsal bellekte.

Ezbercilik eleştirisi esas itibariyle biraz bulanık ve belirsiz bir karakter taşıyor. Zira dün olduğu gibi bugün de bir öğretim yöntemi olarak rahatlıkla kullanılabilecek olan bir metodu mu eleştiriyoruz yoksa eğitim sisteminde aktarılması-verilmesi istenen şey ile anlamlı, zenginleştiren bir bağ oluşturamayan geçici bellek odaklı bir yapılanmayı mı hedef alıyoruz pek belli değil. Dolayısıyla bir öğretim yöntemi olarak hayli zengin ve işlevsel sayılan ‘ezber’i dışlarken tartışma biçimimiz ve düzeyimiz nedeniyle aslında leğendeki kirli suyu değil özenle korumamız gereken bebeği attığımızı bile fark edemiyoruz.

Bilindiği üzere medrese merkezli eğitim eleştirisi yeniliğe kapalılık, eleştiriden yoksunluk, geçmişe takılı kalma gibi hususlara dayanmaktadır. Medresenin yeniliğe kapalı olduğu, nakledilen bilgileri sorgulamadan öğrencilere aktardığı, toplumsal değişim ve dönüşümü taşıyamadığı tersine zaman geçtikçe bu değişim ve dönüşüm ihtiyacı karşısında kuvvetli bir direnç odağına dönüştüğü ileri sürülmektedir. Mektep  tam da bu direnci kırmak ve hayat memat meselesine dönüşen değişim ve dönüşümü sağlamak için kurulup yaygınlaştırıldı. Özellikle Sultan II. Abdülhamit döneminde yaygınlaştırılan mektep Cumhuriyet’in başında medresenin kapatılması ile birlikte hem tahkim edildi hem de rakipsiz kılındı. Yaslandığı bilgi evreniyle birlikte medresenin tasfiye edilmesi pratik ve pragmatik gerekçelerin ötesinde epistemolojik bir aks değişimi olarak son derece önemlidir. Bu açıdan eğitim sistemini devlet tekeline alan 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu söylenegeldiği üzere ‘eğitimin birleştirilmesinden’ ziyade ‘makbul’ ve ‘meşru’ bir eğitim dışında medreselerde, tekke ve zaviyelerde temsil edilen ‘eğitimin’ norm dışına çıkarılarak tasfiye edilmesidir. Eğitim faslında Tevhid-i Tedrisat mevzusunun hayati önemde olduğunu ve ayrıca ele alınması gerektiğini belirterek ezberciliğe geri dönelim. Ezbercilik eğitim sistemimize ilişkin yakıcı ve gerçekçi bir tespit. Ancak yukarıda da değinildiği üzere modernleşmemizin bu radikal evresinde daha çok operasyonel niteliğiyle resmi söylemde yer aldığını unutmamamız gerekiyor.

O halde karşımızda Fransız İhtilali’nin ardından Cizvit okullarının mantık, kurgu, işleyiş sistematiği korunarak Fransız devletine aktarılması gibi bizde de tüm eğitim öğretim faaliyetlerinin devlet tekeline alınması var. Şerif Mardin’in ifadesiyle Cumhuriyetle alternatif bir kültürel-ahlaki kod olarak belirlenen ‘laiklik’ eksenli modern batılı yaşamın temellendirilmesi için eğitime/okullara ‘toplum kurma’ istasyonları olarak yaklaşıldı. Toplumsal hafızada izleri olan okul-cami, öğretmen-imam gibi karşıtlıklar, eskinin itibarsızlaştırılması ve yeni olanın tahkim edilmesi için yürürlüğe sokulan hegamonik söylemin bakiyesi olarak varlar. Bu açıdan eskinin tasfiyesinde taltif edilen ve serapa kullanılan sorgulama ve eleştiri iş yeni düzenin işleyişine geldiğinde pür bir sadakatle yer değiştirmek üzere geri çekilirdi.

Dolayısıyla ezbercilik eleştirisinin bu operasyonel kullanımı yukarıda değinildiği gibi mantık, kurgu ve işleyişi hedef alan bir okumadan bizi alıkoydu. İş Nurettin Topçu’nun yetkinlikle işaret ettiği gibi; “Medresede sonsuz “dedi”lerin paslı zincirini teşbih gibi çektiren zihniyet ortadan kalkmadan, sadece şekil değiştirerek mektebe aktarıldı. Batı dünyasında ortaya konan her türlü fikirler, tercüme ve nakil yoluyla, tekrarlanıp ezberlenmek üzere mektebe devredildi. Bir asırdır mektepte bu ders yükünün ağırlığını çekmekteyiz. Zekâlarımızın beli büküldü.” 

Cumhuriyet, iddialı söylemine ve şedit pratiğine rağmen çok geçmeden medreseye/Osmanlı eğitimine dönük kullandığı eleştirilerin aynısına muhatap oldu. Ezbercilik, toplumsal değişim dinamiğinin gerisinde kalma, siyasal sistem ve ekonomik sistemin beklentilerine cevap verememe gibi pek çok eleştiri yeniden tedavüle girdi. Bugün de aynı eleştiriler yüksek sesle dile getirilmektedir. Kendi varlığına ilişkin meşruiyet arayışını eskinin şiddetli eleştirisinde temellendirmeye çalışan Cumhuriyet okullarının, medreseye yönelttiği eleştiriler ile sürekli karşı karşıya kalması ironik olsa da sürpriz değildir. Zira mektep merkezli eğitimimiz, iddialı bir kamusal söylemin gölgesine sığınarak hayat bulsa da özünde eski ile karşıtlığını yüzeysel bir yaklaşıma dayandırmıştır. Mevcut okul sisteminin modern makyajı biraz kazındığında eskinin yapısal özellikleri bütün cesametiyle görülecektir. O yüzden eskiyi hedef alan ezbercilik eleştirisi derin bir eğitim söylemine dönüşmediği için bumerang gibi gelip varlıklarını bu karşıtlıkta anlamlandıran yapıları can evinden vurmaktadır.

Peki, o halde Osmanlı modernleşmemizden beri devam edegelen bu ezberciliğe nasıl bakalım? Ne oluyor ki kendimizi şikâyetçisi olduğumuz bir pratik içerisinde buluyoruz? Burası işin zor ve sancılı kısmı! Şikâyet etmek ile eleştirmek arasında derin fark var öncelikle. Şahin Uçar Hoca’nın ‘tecrübe kötü öğretmendir’ vurgusu hayati bir şey söylüyor: Çok şikâyetçisi olduğunuz hatta kendinizi ilkesel, ahlaki vs. karşıtı olarak gördüğünüz pek çok iş ve işlemi yapabilirsiniz. Zira şikâyetçi de olsanız onu tecrübe ettiniz, onu öğrendiniz, onu biliyorsunuz! İkincisi mantık, kurgu, işleyişi değiştirmediğiniz sürece ‘ezbercilik’ niye değişsin? ‘Osmanlıya sadakat’ ile ‘Cumhuriyet’e sadakat’ arasında bir farklılıktan ziyade bir benzerlik ve süreklilik var. Dikkatimizi Osmanlıya veya Cumhuriyet’e kaydırma teşebbüsleri esas itibariyle yapılan işin niteliğini ve kaderini tayin eden ‘sadakat’i gözden kaçırıyorlar. Ne öğrettiğimiz çok önemli. Ancak nerede, nasıl, ne tür bir ilişkiyle ve konumlandırmayla öğrettiğimiz çok daha önemlidir.

Üçüncüsü ezbercilik ile zorunluluk/kitlesellik arasında esaslı bir bağ var. Öğrencilerin farklılıklarını, ilgi, istidat ve kabiliyetlerini görmezden gelerek herkesi tek bir eğitim uygulamasına mahkûm etmek öncelikle ezberciliğe neden olur. Aynı şekilde toplumsal hayatımız ile okul gerçekliğimiz arasında bir uyumsuzluk var. Bugün görece hafifletilmiş olsa da eğitim/okul devletin ideolojik-politik bir direnç odağı olarak öncelikle vardır ve öğrenci-okul arasındaki gerilimin temel sebeplerinden birisi de budur. Önemli sebeplerden birisi de eğitim sisteminin içerisinde yıllarını geçirenler, kendilerine sunulan ile yaşamsal bir bağ kurmakta zorlanıyorlar. Sistem bünyesindekilerin ilgisini çekmediği gibi onların aktif katılımlarını, okul dışında elde ettiklerini kullanmalarına da imkân vermemektedir. Tersine büyük çoğunluğunun sahip olduğu “kültürel sermaye” sistem tarafından gayr-ı meşru ilan edilmektedir.

Aynı şekilde yaşamdan kopuk, ilgi çekmeyen bu bilgi, ilgi çekici olmaktan uzak ancak eğitimin yasal zorunluluğu ve toplumsal yaşam içerisinde sunduğu imkânlar dolayısıyla kerhen yürütülen bir şey olmaktadır. Öğrenciler sınıflarını geçmek için mecburen bu bilgiye daha doğrusu bu sürece katlanıyorlar. İnsanlar diplomaya, sertifikaya, belgeye sahip olmak için hayatın sevimsiz gerçeğine boyun eğiyorlar. Fiili olarak eğitim süreci sınavı ya da sınıfı geçene kadar katlanılacak bir şeye dönüşüyor.

Mevcut eğitim sistemi ve paradigması sanayi döneminin ekonomik beklentilerini ve katı ulus devlet yapılanmasının siyasal taleplerini karşılamak için vardır. Dönemin hâkim felsefi-siyasal-ekonomik ve teknolojik anlayış ve imkanlarının harmanlanmasıyla hayata bulan bu sistem bugün kendisini var eden koşulları yitirmiş durumdadır. Dünün çözümleriyle bugünü taşımaya çalışmak Sisifos’un kaderine talip olmaktır. Sosyal, kültürel, siyasal ve teknolojik dönüşümlerin baş döndürücü olduğu bir süreçte, eskiyi cilalayıp sürdürmenin imkânının olmadığını görmek gerekmektedir. Bu sürecin farkına varan esaslı bir arayış, karşımıza hiç şüphesiz pek çok alternatif çözüm getirecektir.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.